9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya, dünyanın geleceği için önemli bir buluşmaya ev sahipliği yapacak. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31’de devletler, bilim insanları ve çevre temsilcileri aynı sorunun etrafında toplanacak: Gezegenimizin geleceğini nasıl koruyacağız?
Ben ise bu soruya biraz farklı bir yerden bakmak istiyorum.
Bir arkeoloğun gözünden…
Çünkü benim asıl merak ettiğim, geleceğe ne bırakacağımız kadar, geleceğin bizi nasıl hatırlayacağı.
Bir Gün Biz de Tarih Olacağız
Arkeolojiyle geçirdiğim yıllar boyunca toprağın altından çıkan küçücük bir nesnenin bile ne kadar büyük hikâyeler anlatabildiğine tanık oldum.
Bir çömlek parçası, bir mühür, bir takı ya da bir duvar resmi…
Bazen binlerce yıl önce yaşamış bir insanın dünyasını anlamamıza yetiyor.
Bugün Göbeklitepe’ye baktığımızda insanlığın inanç dünyasını, Çatalhöyük’e baktığımızda birlikte yaşama kültürünü anlamaya çalışıyoruz.
Peki birkaç bin yıl sonra bizim çağımızı araştıran arkeologlar ne bulacak?
Görkemli şehirlerimizi mi? Teknolojik buluşlarımızı mı? Yoksa bütün bunları üretirken doğadan eksilttiklerimizi mi?
Belki de çağımızın en büyük çelişkisi burada saklı.
İnsanlık tarihinde hiç bu kadar çok şeye sahip olmadık. Ama sahip olduklarımızı korumakta hiç bu kadar zorlanmadık.
Geleceğin En Değerli Eseri Bir Ağaç Olabilir mi?
Bir düşünün…
Bugün paha biçilemez kabul ettiğimiz pek çok arkeolojik eser, zamanında gündelik hayatın sıradan bir parçasıydı.
Belki gelecekte de bugün sıradan gördüğümüz şeyler büyük bir değer kazanacak.
Temiz akan bir derenin fotoğrafı, yok olmuş bir kuşun sesi, bir zamanlar geniş ormanlarla kaplı olan bir bölgenin haritası…
Bunlar gelecek kuşaklar için yalnızca geçmişin belgeleri değil, kaybedilmiş bir dünyanın tanıkları olabilir.
Bir gün bir müzede, yaşadığımız çağdan kalan son doğal yaşam görüntülerinin sergilendiğini düşünmek bile insanı ürpertiyor.
Üstelik mesele yalnızca doğayı kaybetmek değil.
Doğa değiştiğinde kültür de değişiyor. Geleneksel tarım biçimleri, yerel üretim alışkanlıkları, bitkilerle ilgili kadim bilgiler ve insanın yaşadığı coğrafyayla kurduğu bağ da bu değişimden etkileniyor.
Yani iklim krizi yalnızca çevreyle ilgili bir mesele değil; aynı zamanda bir kültürel hafıza meselesi.
Sanat Bazen Bilimin Söyleyemediğini Hissettirir
Yıllardır arkeolojiyle geçmişi anlamaya, resimlerimle bugüne ve geleceğe dair sorular sormaya çalışıyorum.
Eserlerimde yer verdiğim hayvan figürleri, doğa imgeleri ve kadim semboller benim için yalnızca estetik tercihler değil. Her biri yaşamın kırılganlığına, insanın doğayla ilişkisine ve giderek kaybettiğimiz dengeye dair birer anlatı.
Çünkü bazı gerçekleri rakamlarla öğreniyoruz ama ancak sanatla hissedebiliyoruz.
Bir türün yok olma tehlikesini bilimsel bir rapordan okuyabilirsiniz. Ancak o canlının gözlerine bir sanat eserinde baktığınızda, kaybetmek üzere olduğumuz şeyin yalnızca bir sayı olmadığını daha derinden hissedersiniz.
Bu nedenle COP31 sürecinde sanatın da güçlü bir söz söylemesi gerektiğine inanıyorum.
Sanat, iklim değişikliğini tek başına durduramaz. Ama insanın görmezden geldiği bir gerçeği görünür kılabilir.
Ve bazen değişim, bir insanın gördüğü şeyden etkilenmesiyle başlar.
Asıl Mesele Nasıl Hatırlanacağımız
COP31’de alınacak kararlar kuşkusuz önemli. Ancak iklim krizinin çözümü yalnızca uluslararası toplantıların sonuç bildirgelerinde aranamaz.
Şirketlerin üretim anlayışında, şehirlerin planlanmasında, tüketim alışkanlıklarımızda ve gündelik tercihlerimizde de karşılığını bulmalı.
Çünkü gelecek, yalnızca büyük kararlarla değil, bugün normal kabul ettiğimiz küçük davranışların toplamıyla şekilleniyor.
Biz geçmiş uygarlıkları incelerken sık sık aynı soruyu sorarız:
Bu insanlar nasıl yaşamıştı?
Belki geleceğin arkeologları bizim için daha zor bir soru soracak:
Bu insanlar olacakları bildikleri hâlde neden yeterince harekete geçmediler?
İşte beni asıl düşündüren bu.
Çünkü biz, geçmişte yaşayan pek çok toplumdan farklı olarak, karşı karşıya olduğumuz tehlikeleri bilimsel verilerle görebiliyoruz.
Henüz yaşanmamış bir geleceğin olası sonuçlarını hesaplayabiliyoruz.
Ve en önemlisi, hâlâ bazı şeyleri değiştirme şansımız var.
Bir arkeolog olarak geçmişin izlerini korumanın değerini biliyorum. Bir sanatçı olarak ise geleceğe yalnızca güzel eserler değil, yaşanabilir bir dünya bırakmamız gerektiğine inanıyorum.
Bir gün bizim çağımız da toprağın katmanları arasında yerini alacak.
O gün geldiğinde, umarım geleceğin insanları bizi yalnızca ne kadar gelişmiş olduğumuzla değil, neyi korumayı başardığımızla da hatırlar.
Çünkü bir medeniyetin gerçek büyüklüğü, ardında bıraktığı yapıların yüksekliğiyle değil, yaşamı ne kadar yaşatabildiğiyle ölçülmeli.
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şu:
Geleceğin arkeologlarına anlatılacak görkemli bir geçmiş mi, yoksa geleceğin çocuklarına yaşanacak güzel bir dünya mı bırakacağız?
Aslında ikisini birden bırakabilmek hâlâ bizim elimizde.












