Edebiyat, yalnızca kelimelerle kurulan bir dünya değil; geçmişten geleceğe uzanan, kültürümüzü, duygularımızı ve düşünce birikimimizi taşıyan ortak bir mirastır. Bu mirasa değer katan şair ve yazarları tanımak, emeklerini görünür kılmak, eserlerini yaşatmak ve edebiyatımıza bıraktıkları izleri gelecek kuşaklara aktarmak gerektiğine inanıyorum.
Benim için vefa, geçmişte verilen emekleri unutmamak, kıymetli birikimlere sahip çıkmak ve edebiyat dünyasına katkı sunan isimleri hak ettikleri şekilde hatırlamaktır. Bu anlayışla hayata geçirdiğim Vefa Söyleşileri’nde, edebiyata gönül vermiş isimlerin yaşamlarına, düşüncelerine, eserlerine ve edebî yolculuklarına kendi anlatımlarıyla yer veriyorum. Amacım, yalnızca isimleri ve eserleri tanıtmak değil; edebiyatın insanı, toplumu ve kuşakları birbirine bağlayan gücünü de görünür kılmak.
Her söyleşiyi yeni bir hayat hikâyesine, farklı bir düşünce dünyasına ve ayrı bir edebî yolculuğa açılan kapı olarak görüyorum. Bu kez de şair ve yazar Sayın Mustafa DOĞAN ile şiir, edebiyat ve kültür üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi sizlerle buluşturuyorum.
Edebiyata emek veren, kalemiyle iz bırakan ve bu kültürel mirasın yaşatılmasına katkı sunan herkese duyduğum saygı ve vefa ile… Keyifli okumalar dilerim.
Merhaba, hoş geldiniz Sayın Hocam, sizi henüz tanımayan okurlarımız için kısaca kendinizi tanıtır mısınız, Mustafa Doğan kimdir?
Öncelikle hoş bulduk Jale Hanım. Beni de Vefa Söyleşileri kapsamında konuk ettiğiniz için teşekkür ederim. Böyle anlamlı ve kıymetli bir çalışmada yer almaktan memnuniyet duyuyorum. Üç çocuk babası, Mersin’de yaşayan, aslen Malatyalı, şiire ve edebiyata gönül vermiş bir edebiyat sevdalısıyım. Şiir kimliğim daha baskın görünse de edebiyatın farklı alanlarında eserler üretme fırsatım oldu. Ancak kendimi henüz şair olarak tanımlamakta biraz çekingenim. İnsanlar bana şair diyorlar ama ben şairliğin çok daha derin ve güçlü bir kimlik olduğuna inanıyorum. Belki bir gün bu unvanı gerçekten hak ettiğimi
hissederim. Bunun için umudum ve çabam var. Şiir, hayatımın önemli bir yerinde duruyor. Hatta şiirin bana yakıştığını söylesem sanırım abartmış olmam. Duygularımı, düşüncelerimi, hayata ve insana dair gözlemlerimi en iyi ifade edebildiğim alan şiir. Edebiyat dünyasında şiire emek veren, kalemini bu uğurda kullanan biri olarak anılmak benim için büyük bir mutluluk. Bu yolculukta edebiyata duyduğum sevgi ve çalışma azmim beni Mersin Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanlığı’nda onuncu yılıma taşıdı. Bu görev, yalnızca bir sivil toplum kuruluşunu yönetmekten ibaret olmadı; beni edebiyatın içinde daha dinamik tuttu, yeni
insanlarla tanıştırdı, yeni projelere ve edebî çalışmalara yöneltti. Birlikte üretmenin, edebiyatı paylaşmanın ve özellikle genç kuşaklara dokunabilmenin değerini daha iyi anlamamı sağladı. Kalemimde millî ve manevi değerlerin hassasiyetini taşıyan bir anlayışın izleri vardır. İnsanı, sevgiyi, vefayı, memleketi, inancı ve toplumsal sorumluluğu eserlerimin merkezinde tutmaya çalışıyorum. Beni tanımak isteyenlere kendimle ilgili uzun uzun konuşmak yerine şiirlerimin kapısını aralamalarını öneririm. Çünkü insan bazen kendisini anlatırken eksik kalabilir ama kaleminden dökülen kelimeler onu daha iyi anlatır. Ben de beni, şiirlerimin benden daha iyi anlattığına inanıyorum.
Şiir kitaplarınız arasında Güle Düşen Gözyaşı, Benden Bilme ve Ayağıma Bir Kuş Bastı gibi eserler bulunuyor. Bu eserlerin ortaya çıkış hikâyelerini ve her birinin sizin edebî yolculuğunuzdaki yerini anlatır mısınız?
Edebiyat yolculuğum yaklaşık 25 yıl öncesine dayanıyor. Bu süreçte şiir her zaman benim için öncelikli oldu. Basılı olarak yayımlanmış toplam yedi kitabım bulunuyor. Bunların üçü şiir kitabı: Güle Düşen Gözyaşı, Benden Bilme ve Ayağıma Bir Kuş Bastı. Bunun yanında çocuk edebiyatı alanında Tubaka, Tubaka’nın Deniz Seferi ve Asinin Çığlığı isimli eserlerim var. Ayrıca tiyatro alanında Üç Bin Mektup, Biber Suyu ve Yoğurdun İcadı gibi sahnelenmiş oyunlarım bulunuyor. Şiirlerimden yaklaşık yetmişi de bestelenerek müzik dünyasında hayat buldu. Her eserimin ortaya çıkışında farklı bir duygu, düşünce ve yaşanmışlık var. Dolayısıyla her biri benim için ayrı bir anlam taşıyor. Şiir kitaplarım, iç dünyamın, hayata bakışımın ve yıllar içinde biriktirdiğim duyguların yansıması. Çocuk kitaplarım ise çocukların dünyasına girebilme, onların hayal gücüne dokunabilme arzumun bir sonucu. Tiyatro eserlerim de edebiyatın farklı alanlarında kendimi sınama ve yeni anlatım biçimleri keşfetme çabamın ürünü.
Bu eserler arasında Biber Suyu benim için ayrı bir deneyimdir. Çünkü bu oyunla yalnızca yazarlık yapmadım, aynı zamanda sahneye çıkarak oyunculuk da yaptım. Açıkçası, bir zamanlar asla yapamam dediğim bir şeyi gerçekleştirdim. İnsanın kendisine koyduğu sınırları aşmasının ne kadar güzel olduğunu o deneyimle gördüm. Son şiir kitabım Ayağıma Bir Kuş Bastı ise edebî yolculuğumda benim için farklı bir yerde duruyor. Bu kitabın ardından aldığım yorumlarda, artık çıraklık ve kalfalık dönemini geride bırakmış, kendi sesini ve üslubunu daha belirgin hâle getirmiş bir kalemin izlerinin görüldüğü söyleniyor. Elbette bu değerlendirmelere inanmak ve bu olgunluğa ulaştığımı görmek istiyorum. Yaklaşık 25 yıldır içinde bulunduğum şiir dünyasında, adımın ve kalemimin daha güçlü bir yere taşınması bakımından bu kitabı önemli bir eşik olarak görüyorum. Aslında edebiyatın o kadar çok alanında, o kadar çok çalışmanın içinde bulundum ki hepsini tek tek hatırlamak bile kolay değil. Ancak geriye dönüp baktığımda şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Her eser bana yeni bir şey öğretti, her çalışma beni biraz daha geliştirdi. Yedi kitabım, sahnelenen oyunlarım ve bestelenen şiirlerimle çıktığım bu yolculukta en büyük kazanımım, edebiyattan hiç kopmamış olmak. Çünkü benim için edebiyat, yalnızca eser üretmek değil; düşünmek, hissetmek, paylaşmak ve kendinden geriye anlamlı bir iz bırakabilmektir.
Şiirlerinizde insan, sevgi, hüzün, toplumsal meseleler ve hayatın içinden kesitler nasıl bir yer tutuyor? Bir şiiri yazmaya başlarken sizi harekete geçiren temel unsur duygu mu, düşünce mi, yoksa yaşanmışlıklar mıdır?
Şiirlerimde insan ve insana dair bütün duygular önemli bir yer tutar. Sevgi, özlem, hüzün, ayrılık, vefa, yalnızlık, toplumsal meseleler ve hayatın içinden süzülüp gelen yaşanmışlıklar şiirimin temel malzemeleridir. Çünkü bana göre şiirin merkezinde insan vardır. İnsanı anlamadan, onun acısına, sevincine, özlemine ve hayal kırıklıklarına dokunmadan gerçek anlamda şiir yazmak mümkün değildir. Ben şiir yazarken çoğu zaman yazdığım eserin kahramanına dönüşürüm. Onun karakterine bürünür, dünyaya onun gözlerinden bakmaya çalışırım. Bazen bir çilekeş olurum, bazen bir derbeder; bazen seven, bazen terk edilen… Kimi zaman bir meczubun dünyasında dolaşır, kimi zaman bir delinin dilinden konuşurum. Yani şiirde yalnızca kendi duygularımı değil, insanın yaşayabileceği farklı ruh hâllerini de anlamaya ve anlatmaya çalışırım. Yazdığım karakterin duygusunu hissetmeden, onun dünyasına girmeden kaleme sarılmayı doğru bulmam.
Elbette yaşanmışlıkların şiirimde önemli bir etkisi var. Ancak şiir yalnızca yaşananların kâğıda dökülmesi değildir. Bazen insanın bizzat yaşamadığı bir acıyı da derinden hissedebilir, hiç yaşamadığı bir ayrılığı da anlatabilir. Burada hayal gücü, gözlem ve empati devreye girer. Benim için duygu, düşünce ve yaşanmışlık birbirinden tamamen ayrı şeyler değil; çoğu zaman aynı şiirin içinde buluşan üç önemli unsurdur. Şuna inanıyorum: Her yaşanan şiir olmaz ama her şiir bir kalbin emeğidir. Bir şiirin ortaya çıkması için yalnızca bir olayın yaşanması yetmez. O yaşanmışlığın insanın içinde bir karşılık bulması, bir duyguya dönüşmesi ve kelimelerle yeniden hayat bulması gerekir. Bazen tek bir bakış, bazen duyulan bir söz, bazen de hiç tanımadığım bir insanın yüzündeki ifade beni bir şiirin yolculuğuna çıkarabilir.
Kısacası ben şiiri yalnızca yazmıyorum, mümkün olduğunca yaşıyorum. Şiirin kahramanı olmayı, onun sevincini ve acısını kendi içimde hissetmeyi önemsiyorum. Belki de bu yüzden şiirlerimde farklı karakterlere, farklı ruh hâllerine ve farklı insan hikâyelerine rastlamak mümkün. Çünkü insan tek bir duygudan ibaret değil; şiir de insanın bu zengin dünyasını anlatabildiği ölçüde anlam kazanıyor.

Sizce şiiri şiir yapan temel özellik nedir? Bir metnin şiir niteliği kazanmasında dil, imge, ahenk, duygu ve düşünce arasında nasıl bir denge kurulmalıdır?
Aslında güzel söyleyiş en öenmli unsur.. Bence şiiri şiir yapan en önemli özellik, güzel söyleyiştir. Elbette dil, imge, ahenk, ses, ritim, özgünlük ve akılda kalıcılık şiirin gücünü belirleyen önemli unsurlardır. Ancak bütün bunları bir araya getiren, şairin sözü kullanma biçimidir. Benim şiir anlayışımda söyleyiş güzelliği çok kıymetlidir. Çünkü ne söylediğiniz kadar, hatta bazen ne söylediğinizden daha fazla, onu nasıl söylediğiniz önemlidir.
Bir düşünceyi herkes dile getirebilir ama onu herkes aynı güzellikte ifade edemez. Şiir, sıradan bir sözü bile farklı bir anlam ve estetikle buluşturabilme sanatıdır. Kelimelerin yalnızca yan yana gelmesi şiir için yeterli değildir. Her kelimenin bir ağırlığı, bir sesi, bir yeri olmalı. Şiir okunduğunda kulağa hoş gelmeli, zihinde bir iz bırakmalı ve okurun yüreğinde karşılık bulmalıdır.
Bir başka önemli mesele de şiire duyulan saygıdır. Şiir yazmayı birkaç güzel kelimeyi bir araya getirmekten ibaret görmemek gerekir. Otobüste giderken bir şiir yazdığını ya da bir günde on şiir kaleme aldığını söylemek elbette mümkün. Fakat asıl mesele kaç şiir yazdığınız değil, yazdığınız şiire ne kadar emek verdiğinizdir. Şiir sabır, birikim, duygu ve işçilik ister. Şair, yazdığı her metni yeniden düşünmeli, kelimeleri tartmalı ve şiirin hakkını vermeye çalışmalıdır. Benim için şiirin özü, güzel bir şiir dili ve güçlü bir söyleyiştir. Şiire gereken emeği vermez, onu sıradanlaştırırsanız bir gün şiir de sizden uzaklaşır. Ardından bakakalırsınız. Çünkü şiir, kendisine gönül verenlerden emek ve sadakat bekler.
Şiir yarışmalarında elde ettiğiniz dereceler ve edebî çalışmalarınız, üretme motivasyonunuzu nasıl etkiledi? Sizce bir şairin başarısı ödüllerle mi, okur üzerindeki etkisiyle mi, yoksa geride bıraktığı edebî mirasla mı ölçülmelidir?
Şiir yarışmalarında bugüne kadar ulusal ve uluslararası düzeyde 70’ın üzerinde ödüle layık görüldüm. Ümraniye, Kartal, Hatay, Toroslar, Cemal Safi ve Türk Dünyası Dede Korkut gibi önemli yarışmalarda elde ettiğim dereceler benim için elbette gurur verici. Özellikle Cemal Safi Şiir Yarışması’nda birincilik ve 2025 yılında Türk Dünyası Dede Korkut Şiir Yarışması’nda Kahır Kâtibi adlı şiirimle kazandığım birincilik, edebî yolculuğumda özel bir yere sahip. Ancak ödüllerin bir şairin başarısını tek başına belirlediğine inanmıyorum. Ödüller insana cesaret verir, emeğini görünür kılar ama asıl başarı, bir şiirin yıllar sonra bile bir insanın yüreğinde karşılık bulabilmesidir. Benim için en büyük ödül, şiirlerimin okunması, hatırlanması ve birilerinin hayatına dokunabilmesidir. Çünkü yarışmaların sonuçları zamanla unutulabilir ama insanın yüreğinde iz bırakan şiirler yaşamaya devam eder.
Şairliğinizin yanı sıra tiyatro oyunları ve radyo tiyatroları da kaleme aldınız. Şiir ile tiyatro arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Bu iki edebî türün insanı ve toplumu anlatma biçimleri bakımından hangi ortaklıkları ve farklılıkları vardır?
Şiir ve tiyatro benim için birbirinden ayrı iki edebî alan değil, aynı kaynaktan beslenen iki farklı anlatım biçimidir. İkisinin de merkezinde insan, insanın duyguları, çelişkileri ve hayat mücadelesi vardır. Şiir, insanın içinde yaşadığı fırtınaları birkaç dizeyle anlatabilirken tiyatro, o fırtınayı bir karakterin diliyle, davranışıyla ve sahnedeki varlığıyla görünür kılar. Şiirde kelimelerle kurduğum dünyayı tiyatroda karakterlere ve diyaloglara dönüştürüyorum. Aslında şiir yazarken de çoğu zaman bir sahne kurar, bir karakterin ruhuna girerim. Tiyatro yazarken ise karakterlerin konuşmalarında şiirin ahenginden ve söyleyiş gücünden yararlanırım. Bu yönüyle şiir benim için tiyatronun duygu derinliğini, tiyatro da şiirin hayatla kurduğu bağı güçlendiriyor. Elbette aralarında önemli farklılıklar var. Şiir çoğu zaman okurun hayal dünyasında tamamlanırken tiyatro sahnede hayat bulur ve seyirciyle doğrudan buluşur. Ancak her ikisinde de asıl mesele, anlatılanın insanın yüreğinde karşılık bulmasıdır. Benim için şiir insanın iç sesiyse tiyatro, o sesin hayata karışmış hâlidir.
Mersin Şairler ve Yazarlar Derneği (MEŞYAD) başkanlığı kapsamında yürüttüğünüz çalışmalar, kentin kültür ve sanat hayatına nasıl katkılar sağladı? Yerel edebiyatın daha geniş kitlelere ulaşması için hangi çalışmaların öncelikli olduğunu düşünüyorsunuz?
Mersin Şairler ve Yazarlar Derneği başkanlığını yalnızca bir yönetim görevi olarak değil, kentin edebiyat hayatına karşı taşıdığım bir sorumluluk olarak görüyorum. Yaklaşık on yıldır bu sorumluluğu yerine getirmeye çalışıyorum. Bizim en önemli çalışmalarımızdan biri, her hafta cumartesi günü gerçekleştirdiğimiz geleneksel edebiyat buluşmalarıdır. Bu buluşmalar sayesinde şairlerimizi, yazarlarımızı ve edebiyat dostlarımızı aynı çatı altında bir araya getiriyoruz. Söyleşiler, şiir dinletileri, kitap tanıtımları, anma programları, atölyeler ve farklı kurumlarla gerçekleştirdiğimiz ortak etkinliklerle edebiyatı hayatın içinde tutmaya çalışıyoruz. Benim için öncelikli hedeflerden biri de edebiyatı yalnızca dernek üyelerinin arasında bırakmamak. Okullara ulaşmak, gençleri yazmaya teşvik etmek, yerel yazarlarımızı tanıtmak ve Mersin’in edebî birikimini ülke genelinde görünür kılmak istiyoruz. Çünkü inanıyorum ki bir kent yalnızca binalarıyla, yollarıyla değil; yetiştirdiği sanatçılarla, şairlerle ve yazarlarla da anılır. Bizim mücadelemiz biraz da Mersin’in kültürel hafızasına katkı sunmak ve bizden sonraki kuşaklara yaşayan bir edebiyat ortamı bırakmaktır.
Diğer söyleşi konuklarıma da yönelttiğim bu soruyu size de sormak ve değerli görüşlerinizi almak isterim: Günümüzde sosyal medya, dijital yayıncılık ve yapay zekâ gibi gelişmeler şiirin üretim ve paylaşım biçimlerini değiştiriyor. Sizce bu dönüşüm Türk şiirine yeni olanaklar mı sunuyor, yoksa şiirin niteliği ve edebî ölçütleri açısından bazı riskleri de beraberinde getiriyor mu?
Ben bu gelişmeleri iki ucu keskin bir bıçak olarak görüyorum. Doğru kullanıldığında inanılmaz kolaylıklar sağlayabilir ancak kontrolü tamamen teknolojiye bırakmak ciddi bir tehlike. Özellikle roman, hikâye ve tiyatro gibi edebî türlerde yapay zekâdan imla, dil bilgisi ve metin düzenleme konusunda yararlanıyorum. Fakat fikirleri, duyguları ve anlatımın özünü ona teslim etmeyi doğru bulmuyorum. Çünkü bir noktadan sonra kendi sesinizi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırsınız. Yapay zekâ size yardımcı olabilir ama sizin yerinize siz olamaz. Müzik alanında ise çok daha büyük imkânlar sunduğunu düşünüyorum. Bugün bir stüdyo, solist veya orkestra imkânı olmadan bile bir şarkıyı hayata geçirmek mümkün. Bu alanda çok daha başarılı çalışmalar ortaya çıkacağına inanıyorum. Ancak orada da insanın yaratıcılığına ve dokunuşuna ihtiyaç duyulacaktır. Bana göre asıl mesele teknolojinin ne kadar geliştiği değil, insanın ne kadar özgün kalabildiğidir. Sinema gibi milyon dolarlık projelerin bile teknoloji karşısında dönüşmek zorunda kalacağı bir döneme giriyoruz. Böyle bir ortamda özgün fikir, güçlü hikâye ve nitelikli senaryo çok daha değerli hâle gelecek.
Şiire gelince… Yapay zekâ şiir yazabilir, ahenk kurabilir, imgeler üretebilir. Ancak bir insanın yaşadığı acıyı, özlemi, kaybı ve hasreti gerçekten hissedebilir mi? Mesela bir evladını kaybeden annenin ağıdını hangi algoritma yaşayabilir? Bir ağıdın kelimelerini sıralamak başka, o ağıdın acısını yüreğinde taşımak başkadır. Teknolojiyi bütünüyle reddetmek doğru değil. Onu güçlü bir yardımcı olarak kullanabiliriz. Fakat şiirin ruhunu, edebiyatın özünü ve insanın duygusal derinliğini korumalıyız. Çünkü çağlar değişir, araçlar değişir ama insanın acısı, sevinci, aşkı ve özlemi değişmez. Ben gelecekte de şiirin en kıymetli kaynağının insanın kendisi olacağına inanıyorum.
TikTok, şiirin geniş kitlelere ulaşmasında önemli bir mecra hâline geldi. Sizce TikTok gibi platformlar şiire ve edebiyata olan ilgiyi artırıyor mu, yoksa şiirin kısa sürede tüketilen bir içeriğe dönüşmesine mi neden oluyor? Dijital platformlarda görünür olmakla edebî nitelik arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
TikTok gibi platformları daha çok hızlı tüketimin ve kısa süreli popülerliğin hâkim olduğu mecralar olarak görüyorum. Bir insan bir günde milyonlarca kişiye ulaşabiliyor ama aynı hızla unutulabiliyor. Edebiyatın ise daha sağlam temellere, birikime ve kalıcılığa ihtiyacı var. Bu nedenle TikTok’u doğrudan bir edebiyat mecrası olarak değil, öncelikle bir eğlence ve paylaşım platformu olarak değerlendiriyorum. Elbette her şey nasıl kullandığınızla ilgili. Bu platformlarda şiire emek veren, güzel yorumlar yapan, nitelikli programlar hazırlayan çok değerli şairlerimiz de var. Onların çalışmalarını kıymetli buluyorum. Ancak ne yazık ki edebiyat, bu mecralarda çoğu zaman hak ettiği ilgiyi göremiyor. Bazen bir şarkı eşliğinde yapılan dans milyonlara ulaşırken yıllarını şiire vermiş bir şairin eseri yüz kişiye bile ulaşamayabiliyor. Bir hayvan videosunun milyonlarca izlenmesi karşısında bir şiirin birkaç yüz kişide kalması, üzerinde düşünmemiz gereken bir durum. Bu, şiirin değersizliğini değil, tüketim alışkanlıklarımızın değiştiğini gösteriyor. Ben görünürlüğün edebî niteliğin ölçüsü olduğuna inanmıyorum. Çok izlenmek büyük şair olmak, az izlenmek de değersiz olmak anlamına gelmez. Şiirin asıl gücü, kaç kişiye ulaştığından çok kaç insanın yüreğinde iz bıraktığıyla ölçülmelidir. Yine de umudumu kaybetmek istemiyorum. Dilerim dijital dünyanın sunduğu imkânlar şiirin daha geniş kitlelere ulaşmasına hizmet eder. Çünkü edebiyatın yalnızca tüketilen değil, üzerinde düşünülen ve yaşatılan bir değer olduğuna inanıyorum
Şiirlerinizi okuyan veya dinleyen bir kişi, bunun bir Mustafa Doğan şiiri olduğunu ilk bakışta anlayabilir mi? Şiirlerinizde size özgü, bir tür edebî imza niteliği taşıyan imgeler, dil özellikleri veya anlatım tarzı bulunduğunu düşünüyor musunuz?
Evet, şiirlerimde zamanla bana ait bir dil ve üslup oluştuğunu düşünüyorum. Beni ve şiirlerimi tanıyan iyi bir okuyucunun, bir şiirimi okuduğunda Mustafa DOĞAN’a ait olduğunu hissedebileceğine inanıyorum. Tabii bu kolay kazanılan bir özellik değil. Yılların birikimi, arayışı ve emeği var. Ben de hâlâ kendimi geliştirmeye, çalışıyorum. Açıkçası başkasına benzemektense kendi sesimle var olmayı daha kıymetli buluyorum. Bir şairin en güzel imzası, sanırım kelimelerine kendi ruhundan bir şeyler katabilmesidir.
Edebiyat dünyasında şairlerin ve yazarların birbirlerinin eserlerini tanıması, desteklemesi ve emeklerini görünür kılması sizce ne kadar önemli? Edebî dayanışmanın güçlenmesi için şairlere, yazarlara ve kültür kurumlarına hangi sorumluluklar düşüyor?
Edebiyatta dayanışmanın sözde kalmaması gerektiğine inanıyorum. Birbirimizin kitaplarını okumalı, tanıtmalı, etkinliklerimize katılmalı, söyleşi ve imza günlerinde birbirimize destek olmalıyız. Şair ve yazarları bir araya getiren ortak projeler üretmeli, özellikle genç kalemlere fırsat vermeliyiz. Kültür kurumları da bu birlikteliğin önünü açmalı. Benim anlayışımda edebiyat kimsenin tek başına yükseldiği bir alan değil, birlikte emek vererek büyüttüğümüz ortak bir değerdir. Birbirimizin elinden tutarsak hepimiz daha ileri gideriz.
Önümüzdeki on yıl içinde kendinizi edebiyat ve kültür-sanat alanında hangi noktada görmek istiyorsunuz? Gerçekleştirmeyi arzuladığınız projeler, yayımlamayı düşündüğünüz eserler veya hayata geçirmek istediğiniz çalışmalar var mı?
Önümüzdeki on yıl için en büyük hayalim, bugün emek verdiğim eserlerin yarın kendi yolunu bulması. Şiirlerimin sınırları aşmasını, kitaplarımın yeni baskılar yapmasını, romanlarımın beyaz perdeye, tiyatro oyunlarımın farklı sahnelere taşınmasını isterim. Türkiye’de edebiyatıyla tanınan, eserleriyle kabul gören bir isim olmak en büyük arzum. Bir gün adımı bilmeyen insanların bile bir şiirimi ezbere okuması, bir romanımı severek anlatması… İşte benim için gerçek başarı ve en güzel hayal budur.
Günümüzde genç şairlerin edebiyat dünyasında kendilerine yer edinmeleri için nasıl bir yol izlemelerini önerirsiniz? Geleneksel şiir birikiminden beslenmek ile özgün bir şiir dili oluşturmak arasındaki denge nasıl kurulmalıdır?
Genç şairlere öncelikle yazmayı sevmelerini öneriyorum. Şiir, sevmeden ve emek vermeden yürünecek bir yol değil. Usta-çırak ilişkisine önem versinler; büyük şairleri okusunlar, şiirlerini ezberlesinler, şiir toplantılarına katılsınlar ve imkân buldukça ustaların görüşlerinden yararlansınlar. Yazdıkları her şiiri hemen yayımlamak yerine bekletsinler, yeniden okusunlar, gereksiz kelimeleri ayıklasınlar ve eleştiriye açık olsunlar. Gelenekten beslensinler ama kimseyi taklit etmesinler. Kendi seslerini bulmak için sabır göstersinler. Benim gençlere tavsiyem şu: Çok okumadan iyi yazamazsınız, emek vermeden de kalıcı olamazsınız. Şiirde başarı bir koşu değil, uzun bir yolculuktur.
“Vefa” kavramı sizin için ne ifade ediyor? Geçmişte Türk şiirine ve edebiyatına emek vermiş, ancak günümüzde yeterince hatırlanmayan şair ve yazarların yeniden gündeme taşınması konusunda neler düşünüyorsunuz?
Vefa, benim için geçmişte emek veren insanları unutmamak, onların eserlerine ve bıraktıkları kültürel mirasa sahip çıkmaktır. Mersin Şairler ve Yazarlar Derneği olarak bu anlayışı çalışmalarımızın merkezinde tutuyoruz. Düzenli olarak gerçekleştirdiğimiz edebiyat buluşmalarında geçmişimizin değerli şair ve yazarlarını anıyor, onlar hakkında söyleşiler ve şiir programları düzenliyoruz. Kitap tanıtımları, anma etkinlikleri ve kültürel toplantılarla eserlerinin yeniden okunmasına vesile olmaya çalışıyoruz. Okullara giderek genç kuşakları edebiyatımızın önemli isimleriyle tanıştırıyor, onların şiir ve yazı dünyasına ilgi duymalarını destekliyoruz. Çünkü bizden öncekilere hürmet etmeden kendimiz için hürmet beklemek doğru olmaz. Onların nasıl eserler verdiğini, toplumda nasıl iz bıraktığını ve nasıl kalıcı hâle geldiğini iyi anlamalıyız. Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz. Bizim görevimiz yalnızca kendi eserlerimizi ortaya koymak değil, bizden önceki ustaların sesini de gelecek kuşaklara taşımaktır. Edebiyatta vefa, sözle değil, emekle ve hatırlamakla gösterilir.
Son olarak, bugüne kadar yazdığınız şiirler ve gerçekleştirdiğiniz çalışmalarla geriye nasıl bir edebî miras bırakmak istersiniz? Türk şiirinin geleceğine, genç şairlere ve edebiyata gönül veren okurlara mesajınız ne olur?
Ben hep çocukluğumdan bu yana benden sonraya bir hatıra bırakmadan ölmek istemiyorum diye söylerdim.. Bu duygunun hâlâ üzerimde etkisi var. Emek vererek yazdığımı düşünüyorum. Beni okurlarsa kendilerine ait çok şey bulacaklar diye düşünüyorum..
Selam ve muhbettele kalın şiir güzeldir. Şiir gibi hayatınız olsun.. Beni okumalarını isterim.
Sayın Mustafa DOĞAN’a, öncelikle söyleşi davetimi kabul ederek kıymetli vaktini ayırdığı, samimi paylaşımları ve edebiyat yolculuğuna dair değerli düşünceleriyle çalışmama katkı sunduğu için teşekkür ediyorum.
Yaklaşık çeyrek asırdır edebiyata emek veren; şiirden tiyatroya, çocuk edebiyatından müziğe uzanan üretkenliğiyle farklı alanlarda eserler ortaya koyan Mustafa DOĞAN’ın sanat yolculuğunu ve edebiyata olan bağlılığını takdirle karşılıyorum. Kalemini insanın duygularına, toplumsal değerlere ve hayatın içinden hikâyelere açan; edebî birikimini paylaşmayı, dayanışmayı ve gelecek kuşaklara aktarmayı önemseyen bir edebiyat insanı olarak çalışmalarının artarak devam etmesini diliyorum. Şiirlerinin daha geniş kitlelere ulaşmasını, kaleminin nice güzel esere hayat vermesini temenni ediyorum.
Söyleşimizi, Mustafa DOĞAN’ın duygu dünyasını ve kendine özgü şiir dilini yansıtan “Yaramla Barıştım” adlı şiiriyle tamamlamak istiyorum. Şimdi sizleri, onun kaleminden dökülen bu güzel şiirle baş başa bırakıyorum.
Keyifli okumalar, şiirle ve edebiyatla kalın.
YARAMLA BARIŞTIM
Ben yaramla barıştım topuktan arşa kadar,
Nelerden vazgeçtiysem başucuna kondum, oy.
Artık teferruattır iade-i itibar,
Senin gönül sofrana yüreğimi sundum, oy.
Haşa zaruret değil, gönüllüdür ilticam.
Beni bana bırakma, budur senden son ricam
Bahçenden yadigârdır, hicran yarası goncam
Muhacir gözyaşımı, figanıma bandım, oy.
Gözlerinden içmişim aşk denilen şarabı,
Hayaline hapsoldum, dert eylemem türabı.
Buyursun, recm eylesin canım alsın, azabı,
Elinde gözü yaşlı, soğuk taşa döndüm, oy.
Hangi tufan çıkarır gemiyi selamete?
Ayan beyan ortada, gerek yok keramete.
Kapında köle gibi razıyım merhamete,
Kara bulutta kardım, fırtınaydım dindim, oy.
Delibaşın derdiyle efkârı hâr eyledim,
Sustum ve susturuldum, yine de ar eyledim.
Ölümden korkmadım ki celladı yâr eyledim,
Ateşin alazında baştanbaşa yandım, oy.
Bu pervane, bu ateş, bir farkı var mı benden?
Bu canlı cenazede ruh önce öldü tenden.
Lokman yerine koyup, medet bekledim senden,
Dilsiz dudaklarımla, gece gündüz andım, oy.
Ellerin yüreğinde açmadan soldun mu hiç?
Yokluğun yokuşunda serabı buldun mu hiç?
Züleyha olmak kolay, sen Yusuf oldun mu hiç?
Benden öte bir beni kendim gibi sandım, oy.
Tek bir kurşunum kaldı, namluya sürülecek.
Bu davanın hesabı mahşerde görülecek.
Bilirim, aşk defterim solumdan verilecek.
Kendi yaptığım puta bilmem nasıl kandım, oy
Mustafa DOĞAN














