Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO, kuruluş anayasasının yürürlüğe girişinin 80. yıl dönümünü kutluyor.
4 Kasım 1946’da resmen hayata geçen UNESCO’nun kurucu üyeleri arasında Türkiye de bulunuyor. İstanbul’un tarihî alanlarından Göbeklitepe’ye, Efes’ten Kapadokya’ya kadar Türkiye’nin 20’si kültürel, 2’si karma olmak üzere 22 miras alanı UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. İnsanlığın ortak geçmişini yansıtan bu değerler, kültürel mirasın korunması ve gelecek nesillere aktarılması açısından büyük önem taşıyor.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından uluslararası barışın yalnızca siyasi ve ekonomik anlaşmalarla sağlanamayacağı düşüncesiyle kurulan UNESCO, 80. yıl dönümüne ulaştı. Eğitim, bilim, kültür ve uluslararası iş birliği alanlarında faaliyet gösteren örgüt, bugün dünya genelinde kültürel ve doğal mirasın korunmasına yönelik çalışmaların merkezinde bulunuyor.
UNESCO’nun kuruluş anayasası 16 Kasım 1945’te Londra’da imzalandı. Gerekli onay sürecinin tamamlanmasının ardından 4 Kasım 1946’da yürürlüğe giren anayasa, örgütün resmen faaliyete başlamasının önünü açtı.
Türkiye, UNESCO’nun kurucu üyeleri arasında bulunuyor. Anadolu’nun binlerce yıllık tarihine tanıklık eden arkeolojik alanlar, anıtsal yapılar, tarihî kentler ve kültürel peyzajlar ise Türkiye’nin dünya mirasına sunduğu değerler arasında öne çıkıyor.
UNESCO neden kuruldu? 80 yıllık yolculuğun başlangıcı
UNESCO’nun temelleri, savaşların yıkıcı sonuçlarının ardından uluslararası toplumun kalıcı barış arayışı içerisinde olduğu bir dönemde atıldı.
Örgütün kuruluş anlayışında eğitimin yaygınlaştırılması, bilimsel iş birliğinin geliştirilmesi ve toplumlar arasındaki kültürel bağların güçlendirilmesi önemli bir yer tuttu.
UNESCO’nun faaliyetleri zaman içerisinde kültürel varlıkların korunması, bilimsel araştırmaların desteklenmesi, eğitimde fırsat eşitliği, kültürel çeşitlilik ve doğal çevrenin sürdürülebilir biçimde yönetilmesi gibi alanları kapsayacak şekilde genişledi.
Örgütün dünya mirasının korunmasına yönelik en önemli adımlarından biri ise 1972 yılında kabul edilen Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme oldu.
Bu sözleşmeyle birlikte insanlık açısından üstün evrensel değere sahip kültürel ve doğal alanların uluslararası ölçekte tanınması ve korunması için ortak bir sistem oluşturuldu.
Türkiye’nin UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde kaç alanı var?
UNESCO ve UNESCO Türkiye Millî Komisyonunun 2026 yılı kayıtlarına göre Türkiye’nin Dünya Mirası Listesi’nde toplam 22 alan bulunuyor.
Bu alanların 20’si kültürel miras, 2’si ise hem kültürel hem de doğal özellikleri nedeniyle karma miras kategorisinde yer alıyor.
Türkiye’nin listedeki ilk alanları 1985 yılında kaydedilen İstanbul’un Tarihî Alanları, Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası ile Göreme Millî Parkı ve Kapadokya oldu.
Aradan geçen yıllarda Hititlerden Lidyalılara, Roma ve Bizans dönemlerinden Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerine kadar farklı tarihsel dönemlerin izlerini taşıyan yeni alanlar da listeye eklendi.
Türkiye’nin Dünya Mirası Listesi’ne son eklenen alanı, 2025 yılında kaydedilen Sardes Antik Kenti ve Bin Tepeler Lidya Tümülüsleri oldu.
Göbeklitepe: İnsanlık tarihinin en eski anıtsal merkezlerinden biri
Şanlıurfa’da bulunan Göbeklitepe, 2018 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edildi.
Neolitik döneme tarihlenen anıtsal yapılar, insanlık tarihinin erken dönemlerindeki toplumsal yaşamın ve sembolik anlatımın anlaşılmasında önemli bir yere sahip.
Üzerlerinde hayvan kabartmaları bulunan T biçimli dikilitaşlarıyla tanınan Göbeklitepe, tarih öncesi toplumların inanç, mimari ve toplumsal örgütlenme biçimleri üzerine yürütülen araştırmaların merkezinde bulunuyor.
Göbeklitepe’nin dünya mirası statüsü, bölgenin yalnızca Türkiye açısından değil, insanlık tarihinin ortak geçmişi bakımından da taşıdığı değeri ortaya koyuyor.
İstanbul’un tarihî alanları: İmparatorlukların ortak mirası
1985 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan İstanbul’un Tarihî Alanları, farklı medeniyetlerin aynı coğrafyada bıraktığı izleri bir araya getiriyor.
Tarihî Yarımada, Bizans ve Osmanlı dönemlerinin anıtsal yapılarına, dinî merkezlerine ve kent dokusuna ev sahipliği yapıyor.
Ayasofya, Sultanahmet Camii, Süleymaniye Camii ve kara surları gibi yapılar, İstanbul’un dünya kültür mirası içindeki yerini belirleyen önemli unsurlar arasında bulunuyor.
İstanbul’un tarihî alanlarının korunması, yalnızca anıtların fiziksel bütünlüğünün sürdürülmesini değil, çevrelerindeki tarihî dokunun ve kültürel kimliğin yaşatılmasını da gerektiriyor.
Kapadokya ve Pamukkale: Doğa ile tarihin buluştuğu iki miras
Türkiye’nin UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde karma kategoride yer alan iki alanı bulunuyor: Göreme Millî Parkı ve Kapadokya ile Hierapolis-Pamukkale.
1985 yılında listeye alınan Kapadokya, volkanik oluşumların şekillendirdiği peri bacaları, kaya oyma yerleşimleri ve tarihî dinî yapılarıyla tanınıyor.
Bölgedeki doğal oluşumlar, yüzyıllar boyunca insanların yaşam alanları ve ibadet mekânları olarak da kullanıldı.
1988 yılında listeye giren Hierapolis-Pamukkale ise travertenleri ve antik kent kalıntılarıyla doğal ve kültürel mirası aynı alanda buluşturuyor.
Bu iki miras alanı, doğal çevrenin korunması ile ziyaretçi kullanımının dengelenmesi gereken önemli merkezler arasında yer alıyor.
Efes, Troya ve Hattuşa: Anadolu’nun farklı çağlarına açılan kapılar
İzmir’deki Efes Antik Kenti, Roma döneminin şehir yaşamına ilişkin önemli izler taşıyor. Antik tiyatrosu, caddeleri ve kamusal yapılarıyla tanınan Efes, 2015 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı.
Çanakkale’de bulunan Troya Arkeolojik Alanı ise 1998 yılından bu yana listede yer alıyor. Birden fazla yerleşim katmanını barındıran alan, Anadolu ile çevre coğrafyalar arasındaki tarihsel ilişkilerin araştırılmasında büyük önem taşıyor.
Çorum’daki Hattuşa, Hitit İmparatorluğu’nun başkenti olarak 1986 yılında dünya mirası statüsü kazandı. Anıtsal kapıları, surları ve tapınak kalıntıları, Tunç Çağı’nın siyasi ve kültürel yapısını günümüze taşıyor.
Bu üç merkez, Anadolu’da farklı dönemlerde ortaya çıkan devletlerin, ticaret ağlarının ve şehir kültürlerinin izlerini bir arada sunuyor.
Nemrut Dağı’ndan Divriği’ye Anadolu’nun anıtsal eserleri
Adıyaman’daki Nemrut Dağı, Kommagene Krallığı döneminden kalan anıtsal heykelleri ve tümülüsüyle 1987 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne kaydedildi.
Dağın zirvesindeki dev heykeller, Helenistik dönemin kültürel ve sanatsal özelliklerini yansıtan önemli örnekler arasında bulunuyor.
Sivas’taki Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası ise 1985 yılında listeye giren ilk Türk miras alanlarından biri oldu.
- yüzyıldan günümüze ulaşan yapı topluluğu, özellikle taş işçiliği ve mimari özellikleriyle dikkat çekiyor.
Edirne’deki Selimiye Camii ve Külliyesi de Mimar Sinan’ın eserleri arasında öne çıkarak 2011 yılında dünya mirası statüsü kazandı.
Bu eserler, Anadolu’daki mimari üretimin farklı dönemlerde ulaştığı teknik ve sanatsal çeşitliliği gösteriyor.
UNESCO listesine en son Sardes ve Bin Tepeler eklendi
Türkiye’nin UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne son eklenen alanı, Manisa’da bulunan Sardes Antik Kenti ve Bin Tepeler Lidya Tümülüsleri oldu.
2025 yılında listeye kaydedilen alan, Lidya uygarlığının tarihini ve bölgedeki anıtsal gömü geleneğini yansıtıyor.
Antik çağda Lidya Krallığı’nın başkenti olan Sardes, ticaret, ekonomik ilişkiler ve kent yaşamı bakımından Anadolu tarihinin önemli merkezlerinden biriydi.
Bin Tepeler bölgesindeki tümülüsler ise Lidya döneminin anıtsal mezar mimarisine ilişkin önemli örnekler sunuyor.
Sardes ve Bin Tepeler’in dünya mirası statüsü kazanması, Anadolu’nun antik çağ kültürlerine ilişkin yeni bir alanın uluslararası koruma ve tanıtım çerçevesine dahil edilmesini sağladı.
Türkiye’nin UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki 22 alanı
UNESCO’nun 2026 yılı kayıtlarına göre Türkiye’nin listedeki miras alanları ve kabul yılları şöyle:
| Miras alanı | Listeye giriş yılı |
|---|---|
| Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası | 1985 |
| İstanbul’un Tarihî Alanları | 1985 |
| Göreme Millî Parkı ve Kapadokya | 1985 |
| Hattuşa: Hitit Başkenti | 1986 |
| Nemrut Dağı | 1987 |
| Hierapolis-Pamukkale | 1988 |
| Xanthos-Letoon | 1988 |
| Safranbolu Şehri | 1994 |
| Troya Arkeolojik Alanı | 1998 |
| Selimiye Camii ve Külliyesi | 2011 |
| Çatalhöyük Neolitik Kenti | 2012 |
| Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu | 2014 |
| Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı | 2014 |
| Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzajı | 2015 |
| Efes | 2015 |
| Ani Arkeolojik Alanı | 2016 |
| Afrodisias | 2017 |
| Göbeklitepe | 2018 |
| Arslantepe Höyüğü | 2021 |
| Gordion | 2023 |
| Anadolu’nun Orta Çağ Dönemi Ahşap Hipostil Camileri | 2023 |
| Sardes Antik Kenti ve Bin Tepeler Lidya Tümülüsleri | 2025 |
Göreme Millî Parkı ve Kapadokya ile Hierapolis-Pamukkale, listede karma miras kategorisinde yer alıyor. Diğer 20 alan ise kültürel miras statüsünde bulunuyor.
UNESCO Geçici Listesi’nde Türkiye’den 80 alan bulunuyor
Türkiye’nin dünya mirasına ilişkin çalışmaları yalnızca mevcut 22 alanla sınırlı değil.
UNESCO Türkiye Millî Komisyonunun 2026 yılı bilgilerine göre Türkiye’nin Dünya Mirası Geçici Listesi’nde 80 alan bulunuyor.
Bu alanların 73’ü kültürel, 4’ü karma, 3’ü ise doğal miras kategorisinde değerlendiriliyor.
Geçici Liste, ülkelerin ilerleyen dönemlerde Dünya Mirası Listesi’ne aday göstermeyi planladığı alanları içeriyor.
2026 yılında ODTÜ Kampüsü/Yaşayan Modern Kültürel Peyzaj alanının da Geçici Liste’ye kaydedilmesiyle Türkiye’nin aday miras envanteri güncellendi.
Ancak bir alanın Geçici Liste’ye alınması, doğrudan Dünya Mirası statüsü kazandığı anlamına gelmiyor. Asıl listeye kabul için ayrı adaylık, değerlendirme ve karar süreçlerinin tamamlanması gerekiyor.
Dünya mirası olmak ne anlama geliyor?
Bir kültürel veya doğal alanın UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne kaydedilmesi, söz konusu alanın insanlık açısından üstün evrensel değer taşıdığının uluslararası düzeyde tanınması anlamına geliyor.
Bu statü, miras alanının korunmasına ilişkin sorumlulukları da beraberinde getiriyor.
Alanların özgünlüğünün ve bütünlüğünün korunması, uygun yönetim planlarının hazırlanması, çevresel ve insan kaynaklı risklerin değerlendirilmesi bu sürecin temel başlıkları arasında bulunuyor.
Özellikle yoğun ziyaretçi hareketliliği, plansız yapılaşma, çevresel değişimler ve doğal afetler, kültürel mirasın sürdürülebilir biçimde korunması açısından dikkate alınması gereken faktörler arasında yer alıyor.
UNESCO statüsü, bir alanın bütün koruma sorunlarının çözüldüğü anlamına gelmiyor. Korumanın sürdürülmesi, kamu kurumlarının, yerel yönetimlerin, bilim insanlarının ve toplumun ortak sorumluluğunu gerektiriyor.
UNESCO’nun 80. yılında Türkiye’nin kültürel miras sorumluluğu
UNESCO’nun 80 yıllık yolculuğu, kültürel mirasın yalnızca geçmişe ait eserlerden oluşmadığını, aynı zamanda toplumların ortak geleceği açısından da önem taşıdığını hatırlatıyor.
Anadolu’da tarih öncesi dönemlerden günümüze ulaşan yerleşimler, ibadet yapıları, anıtsal mezarlar, antik kentler ve tarihî kültürel peyzajlar, farklı medeniyetlerin birbiriyle kurduğu ilişkilerin izlerini taşıyor.
Türkiye’nin 22 dünya mirası alanı, bu çok katmanlı geçmişin uluslararası ölçekte tanınan örneklerini oluşturuyor.
Ancak miras alanlarının uluslararası listelerde bulunması kadar, bu değerlerin bilimsel yöntemlerle korunması, doğru biçimde tanıtılması ve gelecek kuşaklara aktarılması da önem taşıyor.
UNESCO’nun 4 Kasım 2026’da 80. yılını tamamlaması, Türkiye’nin kültürel miras alanındaki birikimini ve bu birikimin korunmasına ilişkin sorumluluklarını yeniden gündeme taşıyor.



















