Sokaklar, meydanlar, binalar insan kaynıyor; fakat ruhun aradığı o sahici gölge, o emin sığınak her geçen gün biraz daha tenhalaşıyor. Suretlerin çoğalıp sîretin yani özün, ahlakın ve vefanın çekildiği bir çağın yorgunlarıyız.
Gözün gördüğü kalabalık, gönlün hissettiği derin bir ıssızlığa dönüşmüş durumda.
İnsanın kumaşını bozan, aramızdaki köprüleri birer birer dinamitleyen en sinsi zehir ise kibir.
Kendi varlığını dev aynasında görüp başkasının hüznünü hiçe sayan, yürüdüğü yolda ardında kırılmış gönüller bırakan bir benlik davası bu. Oysa insan, bir başkasının kalbinde bıraktığı iz kadardır; yıktığı bentler, ördüğü duvarlar kadar değil.
Kibir, insanın kendine söylediği en büyük yalandır. Acizliğini unutan, yarın bir nefes dahi alıp veremeyeceğinin garantisi olmayan beşer; makamıyla, lafıyla veya cehaletten beslenen üstünlük hissiyle birer “kibir abidesine” bürünür. Kalp kırmayı güç, dilin zehrini savurmayı marifet sanır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin aynası
Hazreti Mevlânâ, kibrin insanı hakikatten nasıl mahrum bıraktığını anlatırken tevazuyu toprağa benzetir. Toprak ayaklar altındadır; çiğnenir, hor görülür belki ama üstünde binbir türlü meyve, çiçek ve hayat yeşerir. Kibirli insan ise sarp, sert bir kayalık gibidir; oraya ne bir tohum tutunabilir ne de bir damla su can verebilir.
Mevlânâ bize fısıldar:
Harman gibi savrulup gitmek istemiyorsan, buğday tanesi gibi alçalmayı bil. Kanadı kırık bir kuş bile kibrin pençesindeki kartaldan daha hürdür; zira tevazu toprağa yakındır, rahmet ise daima çukur yerlere akar, dik başlı zirvelere değil.
Kibirli kişi, karşısındakini ezdiğini zannederken aslında kendi insanlığının zeminini oyar. Kırdığı her kalple, kendi manevi çatısından bir direk devirir.
Gönül, ilahi nazargâhtır; kâinatın sırrının sığdığı en nazik, en dokunulmaz mekândır. Taş taş üstüne koyup saraylar inşa etseniz, bir tek mahzun kalbin ahı o sarayları un ufak etmeye yeter. Dili kılıçtan keskin olanlar, fütursuzca sarf ettikleri sözlerin ardında nasıl bir yangın bıraktıklarını hesap etmezler.
Yunus Emre’nin terazisi
Bizim Yunus, ömrünü o hakiki insanı aramaya ve hamlığı pişirmeye adamış bir bilgedir. Onun lügatinde ibadetin de, bilginin de, amelin de tartısı tek bir yere çıkar: Gönül yapabilmek.
Yunus’un kelamı asırlardır değişmeyen bir uyarıdır:
Bin kere hacca gitsen, bin rekât namaz kılsan; eğer ardında bir kırık gönül, bir yıkılmış hatır bırakmışsan, o tuttuğun yol yol değildir. Gönül Çalap’ın tahtıdır; orayı viran eyleyen, her iki cihanda da bahtsızdır. İlim meclislerinde aranan marifet, aslında bir yetimin, bir garibin gönlüne usulca dokunabilmektir.
Yunus’a göre insan olmanın elifbası, benliği aradan çıkarmaktır. “Ben” diyen yerde “biz” yeşermez; “biz”in olmadığı yerde ise rahmet barınmaz.
“İnsan içinde insan aramak”, sadece dışarıya çevrilmiş bir sitem olmamalıdır. Dışarıdaki kibir heykellerinden yakınırken, kendi heybemize de bakmak gerekir. Bazen haklı olmanın şehvetiyle, bazen bir anlık öfkeyle biz de o hoyrat rüzgâra kapılıyor muyuz?
Kırıldığımız yerden kabalaşmak yerine, inceliği bir erdem olarak savunabilmektir asıl hüner. Kalabalıkların gürültüsü içinde kaybolmamak için üç temel düstura tutunmak gerekir:
Sözü tartmak: Dil, kalbin kepçesidir; kazanda ne kaynıyorsa tabağa o çıkar. Öfke kaynayan kazandan tatlı aş dağıtılamaz. Ağızdan çıkmadan önce sözün kime, nasıl değeceği gözetilmelidir.
Toprak tabiatlı olmak: Büyüklük iddia edenin küçüldüğü, küçülmeyi göze alanın ise mânâda yüceldiği hakikatini unutmamak.
Gönül tamirine talip olmak: Kırmak saniyeler alır, onarmak ise ömür ister. İnsan, yıkanların değil, yıkıntıların arasında bir yarayı saranların hatırına dünyada nefes alır.
Yolu sevgiden, tevazudan ve helallikten geçmeyen her yolculuk menzilsiz kalmaya mahkûmdur. İnsan arıyorsak, önce kendi kalbimizdeki insanı uyandırmalı; kibrin karşısına sabrı, taşın karşısına toprağın yumuşaklığını koyabilmeliyiz.
Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal, pireler berber iken, bozkırın ortasında koca bir şehir kurulmuş. Bu şehirde hanlar dolup taşar, çarşılar gün ağarmadan kurulur, sokaklardan insan seli akarmış. Lakin gel gör ki, o kalabalığın içinde herkesin omzu birbirine çarpar da gönlü birbirine değmezmiş. Yüzler çok, suretler sayısızmış ama kelâmın ardındaki öz sırra kadem basmış.
Günün birinde, ömrünü uzun yollarda, dağların rüzgârında ve insanların seyrinde tüketmiş bir derviş düşmüş bu şehrin meydanına. Sırtında eski bir heybe, elinde ise sönmüş bir fener varmış. Gün ortası, güneş göğün tam tepesinde alev alev yanarken, derviş fenerini yakmış.
Meydandaki kalabalık şaşkınlıkla durup fısıldaşmaya başlamış. Biri demiş, “Güneş tepedeyken fener yakmak akıl kârı mıdır?” Öteki gülmüş, “Aklını yitirmiş bu ihtiyar!”
Şehrin ileri gelenlerinden biri yanaşmış dervişin yanına, göğsünü kabartarak sormuş:
-Hayırdır derviş baba? Güpegündüz bu alev neye yarar, ne ararsın bu çarşı pazarın içinde?
Derviş feneri bir adım daha yukarı kaldırmış; yüzündeki derin çizgilerin arasından süzülen buğulu gözlerle etrafını saran çehrelere bakmış. Ne kaşı gözü görmüş, ne libasın rengini. Derin bir ah çekip şöyle demiş:
-Suret çok, lakin can görünmez. Kalabalık gür, lakin ses duyulmaz. Ben bu fenerle meydanı değil, perdelerin ardını yoklarım; insan içinde, insan ararım.
Meydandakiler bir an susmuş. Derviş başını iki yana sallayıp devam etmiş:
-Bir can ararım ki, yarasını gösterdiğinde tuz basmasın. Bir söz ararım ki, dilden çıkıp kulakta kalmasın, doğrudan göğsün kafesine insin. Bir yoldaş ararım ki, menzilin kârında değil, tozunda toprağında saf tutsun. Kimi gördüysem ya dününü unutmuş ya yarının hırsına boğulmuş. Aynaya bakan çok da içindeki cevheri yoklayan kalmamış.
O vakit kalabalıktan genç bir yolcu çıkmış öne. Çarşının gürültüsünden, yalan dünyanın telaşından yorulmuş bir garip… Dervişin önüne diz vurup sormuş:
-Peki derviş baba, bulunur mu aradığın? Onca kalabalıkta kaybolan insan, nerede saklanır?
Derviş feneri usulca yere indirmiş, alevini üfleyip söndürmüş. Elini gencin göğsünün sol yanına, tam kalbinin üzerine koymuş:
-Şehirlerin gürültüsünde ararsan beyhudedir evlat. İnsan dediğin, kalabalığın aynasında değil; bir kuru ekmeği bölüşürken, bir dertlinin sükûtunu dinlerken, bozkırın ayazında bir yetimin üşüyen elini tutarken belirir. Sen içine bakmayı unutmaz, özünü kibirden arındırırsan; aradığın insan da gelir seni o meydanın ortasında bulur.
Derviş heybesini omzuna alıp tozu dumana katan uzun yola doğru revan olmuş. Ardında ne bir iz bırakmış ne bir nam… Yalnızca meydandaki insanların yüreğine düşen ince bir sızı ve akıllardan çıkmayan o fenerin ışığı kalmış.
Gökten üç elma düşmüş:
Biri, kalabalıklar içinde özünü kaybetmeden insan kalmayı bilenlere,
Biri, yorulmuş gönüllere bir nefes arayan dertli yolculara,
Biri de diliyle değil, kalbiyle hemhâl olan güzel canlara…













