Bugün özellikle büyük şehirlerde yaşanan barınma krizinin ardında iki büyük sebep var. Birincisi, kırk yıldır ekonomiyi inşaat ve rant üzerinden döndürmeye çalışan büyüme modelinin konutu bir ihtiyaç olmaktan çıkarıp tümüyle bir yatırım aracına dönüştürmesi. İkincisi ise bu dönüşümle birlikte, özellikle son on yıldır ücretlilerin, emeklilerin ve öğrencilerin gelirlerinin kira karşısında eriyip gitmesi.
Bazı belediye bürokratlarının ve gayrimenkul danışmanlarının düşündüğünün aksine insanlar, yaşadıkları sorunun geçici bir arz-talep dengesizliği olmadığının ve piyasanın kendi kendini onarmayacağının farkındalar.
1980’lerde toplu konut fonlarıyla başlayan, 2000’lerde TOKİ’nin olağanüstü yetkilerle donatılmasıyla resmileşen ve “kente karşı sürekli imar savaşı” olarak özetleyebileceğimiz politika ülkemizi öyle bir noktaya getirdi ki şehir plancılarını bile meslekten soğutacak düzeyde planın buharlaştığı beton bir distopyayla baş başa kaldık. Kamu, konut alanından planlı biçimde adım adım çekilerek açılan boşluğu tümüyle müteahhitlere, emlak spekülatörlerine ve aracı şirketlere terk etti. Kentsel dönüşüm formunda semiren ve büyüyen yapılar bunlar. Geldiğimiz noktada imar tadilatları meclis kararlarından çok yandaş şirketlerin ihtiyaçlarına göre yazılıyor, yeşil alan diye işaretlenen arsalar bir sabah AVM olarak uyanıyor.
Hangi ilçede kaç müteahhit birbiriyle parsel kapmaca oynuyor diye merak ediyoruz. Bir kavram olarak yapı denetimi sermaye için maliyetli bulunduğundan dolayı neoliberal dönemde hepten göstermelik hale getiriliyor. Asrın felaketinde pankek gibi çöken, imar affıyla devletle “barışmış” binaları, enkazdan çıkan deniz kumlu betonları, depremin ertesi günü kirayı ikiye katlayan ev sahiplerini izliyoruz. İzliyoruz ve elimizden hiçbir şey gelmiyor.
Bir de madalyonun diğer yüzü var elbet; büyük şehirlerdeki konutların hatırı sayılır bir kısmı birden fazla eve sahip küçük bir kesimin elinde toplanmış durumda. Özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerde ev sahibi olma şansınız miras kalan bir daire kadar. O da babanız vaktinde bir arsa kapattıysa. Bazen miras da yetmeyebilir, malum Sultanbeyli’den kalan bir dairenin Etiler’deki bir dairenin yanında esamesi okunmayabilir.
Ev sahipleri dahi kendi aralarında eşitsizlikten şikâyet ediyorlar. Bir tarafta kat karşılığı üç beş daire kapatıp sosyal medyada “pasif gelir” dersi veren, havuzlu rezidanslarda kahve içen, evlerini döviz karşılığında günlük kiralama uygulamalarında pazarlayan imtiyazlı bir azgın azınlık; diğer tarafta yurt çıkmadığı için kaydını dondurmak zorunda kalan, parklarda sabahlayıp “barınamıyoruz” dediği için gözaltına alınan, maaşının yarısını kiraya verip otuzuna geldiği halde çocukluk odasından çıkamayan bir gençlik var. Aynı şehirde iki ayrı dünya. Dolayısıyla kentlerde öfke birikiyor ve biriken öfke doğal olarak kendine bir muhatap arıyor.
Bugüne geldiğimizde konutun finansallaşma sürecinin derinleştiğini ve kiracıların barınma yükünün zirve yaptığını görüyoruz. Öte yandan kira artışına konan geçici sınırın, sözleşmesi biten kiracıyı kapı önüne koymanın en kestirme yoluna dönüştüğünü, tahliye davalarıyla dolan mahkemelerin kendi haline terk edildiğini görüyoruz. Kabaca söylemem gerekirse ben üniversitedeyken üç arkadaş, bir asgari ücretin yarısıyla merkeze yakın bir daire tutabilirdi; şimdi ise aynı daireye üç asgari ücret yetmiyor ve şehrin çeperine kaçmak dahi bir çözüm olmaktan çıktı. Gençler bırakın ev almayı, tek başına kirada oturmanın hayalini dahi kuramayacak ölçüde yoksul. Bu yoksulluğa sebep olanlarında “dış güçler” olmadığını gayet iyi biliyorlar.
Tüm bunlara cila çekercesine kiracı hareketi görece örgütsüz, muhalefet belediyelerinin bir kısmı ise iktidarla kol kola aynı müteahhitlerle aynı masaya oturuyor ve dönüşüm projelerine itiraz eden mahalleli her seferinde “kalkınma düşmanı” ilan ediliyor. Kendimizi kandırmayalım; Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının hayal ettiği planlı, kamusal ve herkese ait kent fikri tamamıyla tasfiye edilmiş durumda. Doğal sonuç, ev sahibi ile kiracı arasındaki sınıfsal çatışmanın yukarıya değil yana doğru akması; kiracının kiracıya, yerlinin göçmene, öğrencinin emekliye düşman edilmesi. İnsanları birbirine düşman eden bu sistem her zaman algıyı başka yöne çekerek,insanları kutuplaştırarak birleşmelerini ve direnmelerini engelliyor.













