YENİ Parti Sözcüsü Zeynel Emre, Parti Meclisi sonrası basın açıklaması yaptı. Zeynel Emre, açıklamasında Parti Meclisi’nce YENİ Parti’nin 1. Olağan Genel Kurultayı’nın 14-15 Kasım tarihlerinde yapılacağını söyledi.
Zeynel Emre, basın açıklamasında şöyle konuştu:
“Değerli basın mensupları, ekranları başında bizleri izleyen kıymetli yurttaşlarımız, YENİ Parti adına hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Değerli arkadaşlar, dün burada birtakım toplantılar gerçekleştirdik. Önce MYK toplantımızı yaptık; il başkanları toplantısı gerçekleştirdik. Bugün de biraz evvel Parti Meclisi toplantımızı yaptık. Birtakım kararlar aldık.
Özellikle dün yine gerek içeride gerek dışarıda yaşanan gelişmelerle ilgili değerlendirme yaptık. Tüm bunlarla ilgili almış olduğumuz kararları sizlerle paylaşacağım.
Tabii önce şunu söyleyelim: İzliyoruz, gözlüyoruz. Seçim yaklaştıkça çeyrek yüzyıllık Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının söylemleri aynı paralelde devam ediyor.
Sayın Erdoğan, kabine toplantısı sonrasında yıllardır eziyet çektirdiği, sefalete mahkûm bıraktığı emeklilerle ilgili ‘başımızın tacı’ ifadesini kullandı.
Bu nasıl bir baş tacıysa, yıllardır emekliler büyük eziyet çekiyor. Biz aldıkları ücretin yetersizliğini, insanların bu ücretle geçinemeyeceğini, bugün baktığımız zaman 25 yıl önceki, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarından önce emekli maaşıyla yedi tane çeyrek altın alınıyorken bugün iki çeyrek altına düştüğünü, alım gücünün bu denli düştüğünü ifade etmiştik.
Yine kıyaslamak gerekirse, o gün bir emekli maaşıyla 70 kilo kıyma alınırken bugün 23 kilo kıymaya düştüğünü görüyoruz. Emeklilerde geçinemediği için kayıtlı olarak, kayıtsızlar da ayrı, kayıtlı olarak çalışan sayısının 2 milyon 130 bin kişiye çıktığını görüyoruz.
Son altı yılda emekli olup da çalışan sayısının yüzde 185 arttığını görüyoruz. Yani Sayın Erdoğan, emekliye ‘başımızın tacı’ diyor, emekliye mezarda emeklilik sunuyor.
Emeklinin karnı aç, Sayın Erdoğan, ama sizin de boş sözlerinize karnı tok. Emeklileri sefalete sürükleyen bu düzenden inşallah YENİ Parti iktidarıyla kurtaracağız.
Daha önce de açıklamıştık. Bizim iktidarımızda en düşük emekli maaşı önce asgari ücret seviyesinde olacak. Yine devam eden süreçte de en az bir buçuk asgari ücret seviyesine çıkartılacak.
Şimdi değerli arkadaşlar, toplantılarda ifade ediyoruz, yıllardır anlatıyoruz. Bir ülkenin ekonomisinin iyi olmasının, bu ülkeye yatırım gelmesinin en temel başlığı nedir dediğimizde, öngörülebilir bir hukuk düzenidir. Bağımsız ve tarafsız bir yargı düzeninin varlığıdır.
Bu öylesine aşındı ki özellikle 2017’den itibaren tamamen bir kişinin iki dudağı arasına sıkıştırıldı. Yargı bağımsızlığı yerlerde sürünüyor. Bunun da ekonomiye etkilerini her geçen gün görüyoruz. Bakın, sadece son bir yılda bu ülkeden 3,4 milyar dolar çıkış yaşanmış, tasfiye yaşanmış. Yani biz ülkemiz yatırımcı alsın, işsizlik bu vesileyle biraz daha azalsın dedikçe ülkedeki hukuk güvenliğinin geldiği nokta itibarıyla insanlar paralarını alıp yurt dışına gidiyor.
Ve bu ülkeye yapılan yatırım da gitgide azalıyor. Bu hâliyle, buna rağmen bu kadar yargıya müdahale, bu ülkeye düşmanlık dışında bir şey değildir. Yabancı yatırımcının gitmesi demek, yeni insanların da işsizler ordusuna katılması demektir.
Bu iktidarın bugün geldiği nokta itibarıyla ülkeyi sürüklediği yer adeta freni patlamış bir kamyon gibidir. Bu iktidar değişmeden de bu ülkenin hiçbir köklü sorunu çözülemez.
Şimdi bu kadar olumsuzluk yaşanıyor. Bütün bu olumsuzluklara karşı, ‘Nasıl düzeltirim?’den çok, ‘Bunlar nasıl duyulmaz, nasıl ben basını engelleyebilirim?’ diye bir çalışmanın olduğunu görüyoruz.
Özellikle son günlerde sürekli medya üzerinde bir baskı var ve halkın haber alma hakkının engellenmek istendiğini görüyoruz.
Bakın, Sayın Erdoğan, toplantıda diyor ki: ‘İşte Türkiye’de medya çok özgür.’ Buna dayanak olarak da Türkiye’deki televizyon kanallarının çokluğundan bahsediyor. Öyle ya!
Şimdi bakın, biz basın toplantısı yapıyoruz. Bizim yaptığımız basın toplantısını en fazla bir ya da iki televizyon kanalı canlı olarak veriyor. Ki onlar da büyük baskı altında. Çalışanlarının yargı tacizi altında olduğunu görürsünüz. Çok sayıda çalışanının tutuklandığını görürsünüz.
Sayın Erdoğan konuştuğunda neredeyse yüze yakın televizyon kanalı programlarını kesip canlı yayına geçiyor.
Sayın Erdoğan’ın konuşmasıyla Sayın Özgür Özel’in konuşması arasındaki canlı yayın farkına baktığınızda, Türkiye’de basın özgürlüğünün gelmiş olduğu noktayı görürsünüz.
Aynı şekilde bizim yaptığımız basın toplantılarıyla iktidar partisinin sözcüsünün basın toplantıları arasındaki canlı yayın farkına baktığımızda, Türkiye’de basın özgürlüğünün geldiği noktayı görmüş oluruz.
Bugün sadece gazetecilik yaptıkları için 19 gazetecinin tutuklu olduğu bir ülkedeyiz.
Halka haber verme, doğru haber verme, yayıncılık yapma anlayışıyla çalışan TELE1 gibi, Halk TV gibi kanallara kayyum atandı. T24 internet sitesi sudan gerekçelerle kapatıldı.
Bugün bakıyorsunuz, gazeteci Murat Ağırel yapmadığı bir haberden ötürü tutuklu. Gazeteci İsmail Arı, yapmış olduğu bir haberde adı geçen kişiye söz hakkı verdiği için tutuklu.
180 ülkenin değerlendirildiği Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye 163. sırada. Bakın, 180 ülke içerisinde Türkiye 163. sırada.
Bu sıralamada, yani şöyle düşünün, değerli arkadaşlar, savaşın ortasındaki ülkelerdeki basın özgürlüğü bizden ötede.
O nedenle bütün bu açıklamalara baktığımız zaman Türkiye’deki basın özgürlüğünün çok kötü bir noktada olduğunu görüyoruz.
Maalesef gazeteci arkadaşlar, onlara da seslenmek istiyorum. Bu iktidar döneminde çok zulme uğradınız, cezaevlerine düştünüz, baskı altında oldunuz, işsiz kaldınız, güvencesiz koşullarda çalıştınız. Çalışmaya devam ediyorsunuz.
Ama YENİ Parti iktidarında ikinci basın bayramı olacak. Biz size bunun sözünü veriyoruz.
Gazeteciler özgürce yazacak. Hiç kimse baskı altında olmayacak. Hiçbir televizyon kanalı kapatılmayacak. Ve Türkiye’deki dördüncü kuvvet olarak basın özgürce görevini yapacak. Şimdi değerli arkadaşlar, biz tabii burada 31 Mart’tan sonra yaşanan bir süreç var, hep ifade ediyoruz. Yerelde halkın verdiği oyu cezalandırmak isteyen, halkla inatlaşan bir iktidar var. Kaybettiği halk desteğini korkuyla toplamak isteyen bir iktidar var. Buna karşı bu ülkenin yurttaşları, siyasetçileri, basın emekçileri, az sayıda kalsa da sivil toplum kuruluşları olarak büyük bir toplumsal muhalefet, büyük bir mücadele içerisindeyiz. Bu mücadele elbette kazanacak. Elbette o sandık gelecek.
Siz her hafta birkaç belediye başkanını gözaltına alsanız da operasyonlar yapsanız da halk şu gerçeği görüyor: Çok açık bir şekilde milyarlarca TL’lik yolsuzluk yaptınız. Sizin yöneticileriniz, milletvekilleriniz yaptı.
Her geçen gün ilave bir olayla görüyoruz ki yaşanan fon krizinde dolandıran da AK Partili, maalesef dolandırılan da yurttaşlarımız olmuştur.
Çünkü bu fonlar, efendim, iktidara yakın isimler var. Ve bunu alttan bir şekilde yayarak vatandaşlarımıza cazip bir yatırım aracı olarak gösterildi ve günün sonunda da bakıyorsunuz, o vatandaşlarımız, milyonlarca insan mağdur oldu.
Bu konuda Meclise gelen bir fon kanunu oldu; takip etmişsinizdir. Orada da vatandaşın kaybettiği parayı tahsil edebilecek ilgili maddelere yönelik bir itirazımız olmamakla birlikte, yetersiz bulduğumuzdan ve özellikle getirilen bazı ek önerilerle birlikte kanunlaştığı hâliyle vatandaşımızın zararını karşılamadığından biz YENİ Parti olarak ilgili maddeleri Anayasa Mahkemesine taşıyacağız. Bunu da ifade edelim.
Bir diğer önemli başlık, değerli arkadaşlar. İki önemli mesele var. Bunlardan biri dış politika anlamında Mekke Anlaşması.
Tabii burada ilgili maddeler kamuoyundan uzun süre saklandı. Önce anayasaya aykırı bir şekilde Meclise sorulmadan anlaşma yapıldı. O anlaşmaya istinaden İstanbul’da komisyonlar kuruldu, toplantılar yapıldı ilgili Dışişleri Bakanlığı olarak.
Biz başından itibaren hep ifade ediyoruz: Türkiye’yi Orta Doğu bataklığına sokacak her girişimin karşısındayız.
Evet, kendileri de açıkça itiraf ettiler. Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanı Sayın Erdoğan ve arkadaşları, Türkiye’yi her türlü tehlikeye atmak konusunda çok mahir.
Dostum dediği Trump’tan gelen talimat doğrultusunda Mekke Anlaşması olarak bilinen anlaşmanın tarafı olduğu görülmekte. Ve bu, Dışişleri Komisyonundan geçti ve Meclise geldi.
Şimdi değerli arkadaşlar, bu tip anlaşmalar ve paktlar barış zamanında caydırıcılık taşımak amacıyla getirilir. Yani bir anlaşma yaparsınız ve o anlaşmada ittifak içerisindeki ülkeler, bir blok olarak, bir saldırı anında bir arada hareket etme taahhüdünde bulunarak bir caydırıcılık yaparlar.
Bugün Suudi Arabistan fiilen savaşın içindedir. Havalimanları bombalanmaktadır, saldırıya uğramaktadır.
İran, kendisine yönelik Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından gerçekleştirilen her saldırıdan sonra müttefik gördüğü Suudi Arabistan’a saldırmaktadır.
Şimdi böylesine bir ortamda siz bu anlaşmayı imzalıyorsunuz ve bu anlaşma kapsamında Mehmetçiği Yemen çöllerine gönderme planı yapıyorsunuz.
Bizim tarafı olmadığımız, husumetlisi olmadığımız ülkelerle neden biz karşı karşıya gelip savaşalım?
Yarın öbür gün İran’a yönelik bir başka saldırı karşısında İran, Suudi Arabistan’a saldırdığında biz bunu kendimize yapılmış mı sayacağız ki bu anlaşma böyle söylüyor? İran’la mı savaşacağız? Suudi Arabistan’la savaşan diğer ülkelerle mi savaşacağız?
Biz bu kayıpları neden yaşayalım?
Sırf siz bozdunuz ekonomiyi, Suudi Arabistan’ın petrolü var, parası var diye Mehmetçiğimizin Yemen çöllerinde ne işi var?
Bunun mantıklı hiçbir açıklaması yok.
Daha önceki kritik dış politika hatalarının ülkemize çok ciddi maliyeti olmuştu. Buradan bu yanlıştan dönmeye, Meclisin de bu anlaşmayı reddetmesi gerektiğinin altını çizerek ifade edelim.
Tabii burada bir başka konu da Libya ile Türkiye arasında imzalanan Deniz Yetki Alanları Anlaşması.
Bu anlaşmayı incelediğimizde, bu Türkiye’nin lehinedir. O nedenle biz bu anlaşmayı destekliyoruz.
Libya hükümetinin bu anlaşmayı imzalamasından ötürü memnuniyet duyuyoruz.
Çünkü bir süredir Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi yalnızlaştırma ve sıkıştırma girişimleri olduğunu gözlüyoruz ve bu bize bir mevzi kazandırmıştır.
Bu kapsamda da Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, Türkiye ile Libya arasındaki Deniz Yetki Alanları Anlaşması’nı hedef alan açıklamasını da kınıyoruz, reddediyoruz.
Libya da Türkiye de egemen iki devlettir. Karşılıklı hak ve menfaatleri doğrultusunda yaptıkları anlaşmalardır. Siyasi tercihleridir.
Dolayısıyla Avrupa Birliği’nin buradaki sorumluluğu büyüktür. Avrupa Birliği, Türkiye’yi bir göçmen merkezi, bir tampon bölge olarak görmekten vazgeçmelidir.
Ve bölgesel gerilimleri derinleştirecek açıklamalardan kaçınması gerekir.
Türkiye’nin bölgesindeki, Doğu Akdeniz kaynaklı problem yaşadığı, anlaşmazlık yaşadığı ülkelerle ilgili de Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin aleyhine bir taraf olmasını doğru bulmayız.
Değerli arkadaşlar, bugün son olarak parti içindeki birkaç gelişmeden bilgi vereyim.
Bugün Parti Meclisi toplantımızda, Türkiye genelindeki kongrelerimizi tamamladığımız ve kurultayımızın 14-15 Kasım tarihlerinde Ankara Spor Salonu’nda, Gar Meydanı’ndaki Ankara Spor Salonu’nda, 14 Kasım’da saat 10.00’da başlaması ve iki gün sürmesi konusunda oy birliğiyle bir karar aldık.
Tabii biliyorsunuz, biz bu kongreler takvimini açıkladıktan sonra bugüne kadar Türkiye’de görülmemiş şekilde, üyelerin katılımıyla ilçe ve il başkanlıklarının seçildiğini, genel başkanın seçimine ilişkin de yine üyelerin katılımıyla bir ön seçim yapılacağını ifade etmiştik.
5 Kasım 2026 tarihine kadar üye olanlar, 8 Kasım’da gerçekleşecek genel başkanlık ön seçiminde oy kullanabilecekler.
Buradan da yurttaşlarımızı bu süreçlere katılmaya, partimize üye olmaya davet ediyoruz. Bunlar demokratik süreçlerdir.
Önümüzdeki dönem YENİ Parti iktidarında da gerek Siyasi Partiler Kanunu’nun daha demokratikleşmesi gerekse bu tip seçimlerin aynı zamanda kanunda da yer alabilmesi için, ön seçim değil de doğrudan seçim olarak yer alabilmesi için gerekli çalışmaları yapacağız. Değerli arkadaşlar, biz kurulduktan sonra partimize yoğun bir katılım oldu.
Ve belediye başkanlarımızla ilgili kısmı hep söyledik. Bizim yönetimimiz, bizim yargı tacizi altında olduklarından, bizim çağrımızla birlikte gözlenmesi gerektiğini ifade ettik.
Bugüne kadar İstanbul’dan biz o çağrıları yapmamıştık ve kimilerinin kafasında belki soru işareti kalmıştı. Acaba bu kadar meclis üyesi ve belediye [anlaşılmıyor] mı kaldı diye.
Tabii bugün itibarıyla yaklaşık 115 belediye meclis üyesinin YENİ Parti’ye katıldığını ifade edelim. Yani neredeyse çok büyük bir çoğunluğu belediye meclis üyelerinin katıldı, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi üyelerinin.
Biz son yerel seçimde 26 ilçe belediyesi kazanmıştık. Bu 26 ilçe belediyesi içerisinde gerek tutuklanan gerek dışarıda toplam 20 belediyenin YENİ Parti’ye katıldığını ifade edelim. Türkiye genelindeki katılımlarla birlikte bugün 265 belediyeye ulaştığımızı söyleyelim.
YENİ Parti yolunda büyümeye devam etmektedir. İktidar yolculuğu devam etmektedir. Her gün de gücüne güç katmaktadır.”
Gazetecinin Sorusu
“Bir isimle ilgili sosyal medya hesabından bir paylaşım oldu. Kendisi, ailesi hakkındaki soruşturma nedeniyle parti üyeliğinin askıya alınmasını isteyeceğini ifade etti. Parti Meclisi’ne böyle bir talep geldi mi? Parti Meclisi bunu değerlendirdi mi?”
Yanıt
“Bu, Parti Meclisi’ne değil de daha önce, birkaç gün öncesinde kendisinin böyle bir düşüncesi olduğunu bizlerle paylaşmıştı. Hakkında yoğun birtakım iddialar var.
Tabii bu süreç içerisinde aynı zamanda da YENİ Parti’nin bir tartışma konusu olmamasını istediğini ifade etmişti. Yönetim olarak da biz bu düşüncesine saygı duyduk ve olumlu karşıladık. Kendisiyle ilgili iddialar açıklığa kavuşturulduktan sonra durumu yeniden değerlendirilir. Ama açıkladığı üzere şu anda YENİ Parti’yle bir ilişkisi bulunmamaktadır.”













