Şimdi ey okuyucu, Ankara’da yaşayıp da “Derdim yok” diyen adama ya piyango vurmuştur ya da Beşevler metrosuna hiç binmemiştir!
Günün ortasında, taksi durağının hemen arkasındaki o bahçede oturmuşum. Masada tavşankanı demli çay dumanı üstünde tütüyor. Kulaklıkta Gülniyaz Musiki Topluluğu’ndan tekke musikisi çalıyor. Tam o sırada o köklü ezgi giriyor kulağa:
“Bir dertliyim derdim vardır…”
Ulan diyorum kendi kendime, şu dünyada derdi olmayan var mı? Kimi kirayı düşüne durur, kimi işin gücün stresinden saçını başını yolar, kimi de milletin lüzumsuz etiketleriyle, koca koca laflarıyla uğraşır. İnsan fani bedeninin yorgunluğuyla ruhunun o engin arzuları arasında sıkışıp kalınca, derdi de kendi kadar büyük sanır.
Ama o derin makam devam ettikçe insan anlıyor ki; dert dediğin aslında zihni uyandıran bir kamçıdır. Seni o uyuşukluktan söküp alan, “Kendine gel gardaşım, sen bu fani dünyanın geçici sıkıntılarına köle olacak adam mısın?” diye silkip kendine getiren bir uyarıcıdır.
Millet sanıyor ki derdin varsa karalar bağlayacaksın. Yok öyle yağma! Biz Ankara çocuğuyuz. Derdimiz de olsa açarız telefondan oyunumuzu, çekeriz çayımızdan bir yudum, “Aha bu dert de geçer, bu çarkıfelek de döner” deriz. İnsanın içindeki o hakiki sığınak sağlam olduktan sonra, dışarıda fırtına kopsa ne yazar?
Neticede lafın özü şudur: Derdin varsa dermanı dışarıdaki boş gürültüde değil, kendi içindeki o katıksız dürüstlükte arayacaksın. Çayından bir yudum alıp “Hakk’a sığındık” dedin mi, ne o dert kalır ne de o dertten eser!
Referans Eserler: Bir Dertliyim Derdim Vardır & Nâd-ı Alî













