Öncelikle, meslekte otuzuncu yılını çalışan bir öğretmen olarak bu satırları yazdığımı bilmenizi isterim.
Genç, dinamik, idealist bir öğretmen olarak göreve başladım. İlk yıllarımda çok azimliydim. Gündüz lisede çalışıp gece geç saatlere kadar yüksek lisans derslerine hazırlanır, uyumadan önce kitap okurdum. Zaman çabuk geçti. Doktora tezimi yazdım. Akademisyen olma hayallerim vardı ancak kısmet olmadı. Akademisyen seçimlerinde ne kadar liyakate önem veriliyor, o da ayrı bir konu.
Ancak beni vicdanen rahatsız eden, gecenin bu saatinde gözümden uyku akmasına rağmen bilgisayar başına oturmama sebep olan olay, bugün sabah saatlerinde aldığım bir şiddet haberi.
Öğleden sonra hepimizi üzen ya da hepimizin üzülmesi gereken acı bir haberi sosyal medyadan aldım. On yaşında masum bir yavrumuz hayatını kaybetmişti. Olaydan kısa bir süre sonra yayın yasağı getirildi. Haber bültenlerinde on beş saniyelik bilgi dışında herhangi bir açıklama duymadık. Burada amacın toplumsal infiale yol açmamak olduğunu düşündüm.
Bilmediğim için soruyorum: Her akşam saat dokuz ile on iki arasında birçok kanalda tartışma programları izliyorum. Kimi zaman fon krizi, kimi zaman Arabistan’a asker yollama konusunda uzun uzun tartışmalar yaşandı.
Başakşehir’de yaşanan olaya kimse değinmedi. Bu konuya yer verilmemesinin nedeni yayın yasağı mıdır?
Bir başka deyişle, son bir ay içinde dört farklı okulda şiddet olayları yaşanmasına rağmen bunları görmezden gelmek, yasalara uymak için mi yapılıyor? Samimi olarak soruyorum çünkü bu konuda bilgim yok.
Eğer yasak tartışma programlarını da kapsıyorsa bu konuya çözüm önerisi sunabilecek psikolojik danışmanlarla, (gerçek) akademisyenlerle görüşmeyi düşünen bir Millî Eğitim Bakanımız var mı?
Eğer bir gazeteci olsaydım ve demokrasi görünümlü monarşi ile yönetilen ülkemizde soru sorma hakkı gasp edilmeseydi Sayın Bakanımıza bu soruyu sormak isterdim.
Göreve ilk başladığımda sınıfa girdiğimde tüm öğrenciler ayağa kalkardı. Ben de ceketimi ilikleyip sınıfı selamlar ve masama otururdum. Yıllar geçtikçe ayağa kalkan öğrenci sayısı azaldı. Otuzuncu yılımda ise ortalama kırk kişilik sınıfta en fazla beş öğrencinin ayağa kalktığına şahit oluyorum.
“Öğrencinin ayağa kalkması çok mu önemli?”
“Senin egonu tatmin etmek zorundalar mı?”
Sorularını duyar gibiyim.
Evet, çok önemli. Daha doğrusu, önemliydi. Egomu tatmin etmek için değil, daha çok sınıf ile öğretmen arasında karşılıklı saygının var olduğunu gösteren bir davranıştı. Öğretmen de sınıfa saygı duyduğunu belli eder, karşılıklı selamlaşılır ve derse o şekilde başlanırdı.
2013 yılında eğitimde bir devrim (!) yapıldı. ALO 147 hattı devreye girdi. Öğrencilere şikâyet etme hakkı tanınmıştı.
Ancak ufak bir detay atlanmıştı. Bu hattı devreye sokan kişi ya da kişiler çok fazla Amerikan gençlik filmi izlediklerinden etkilenmişlerdi. Bilirsiniz, o filmlerde öğrenciler hesap sorar, derste sakız çiğner, sınıfta öğretmenin karşısında ayak ayak üstüne atarak otururdu.
Şikâyet hattından bir süre sonra öğrencilere serbest kıyafet hakkı verildi. Dönemin ortasındaydık. Sabah haberleri açtığımda bunu alt yazıdan öğrenmiştim. Ancak dönem sonu geldiğinde uygulamada değişiklik oldu. Velilerin yüzde elliden fazlası onay verirse kıyafetin serbest olacağı söylendi.
Öğretmenin saygınlığı hızla azalmaya başlamıştı. Derse girerken şikâyet gelmesin diye korkmaya başlamıştım.
Dersten sonra ben daha öğretmenler odasına varmadan müdür odasına çağrılıyordum.
Dersi hızlı anlattığım için, çok soru sorduğum için, konuyu yeterince anlatmadan hemen alıştırmalara geçtiğim için, öğrencilere tembel dediğim için, kimi zaman sohbet ettiğim için şikâyetler geliyordu.
Öğrenci dersten çıkıp lavaboya gitmek için izin istediğinde, okul müdürü dersten çıkmasına izin verdiğim için beni azarlıyordu. İzin vermesem veli tarafından CİMER’e şikâyet ediliyordum. (ALO 147 yerini CİMER’e bırakmıştı.)
Her neyse, bunlar geçmişte kaldı. Amacım geçmişte kalmış sıkıntıları anlatmak değil.
Ülke olarak büyük bir problemle karşı karşıyayız. Bu duruma bir günde gelmedik. Son yirmi yılda hızla eritilen itibarımız ve disiplinsizlik, bir çocuğun ne aileden ne de öğretmenden disiplin görmesi, onları yanlış bir yöne itti. Bu durumdan toplum olarak hepimiz sorumluyuz.
Benim elimden gelen, fikirlerimi kâğıda dökmektir. Bu konuda yapabileceğim başka bir şey yok çünkü hiçbir konuda yetkim yok.
Veli desteğimizi kaybettik. Herhangi bir sorunda idare de bizi yalnız bırakıyor. Ek olarak, yeni Türkiye’de muhbir öğrenci uygulaması var.
Sınıfta attığınız her adımı idareye bildiren gizli ajanlar!
Geçen yıl bir öğretmen, kurşunlara karşı çocuklar için kendini siper etmişti (mekânı cennet olsun). Aziz naaşından tam yedi kurşun çıkarılmıştı.
Sendika olarak derslere girmeme kararı aldık. İki gün sendikalı öğretmenler okula gelmedi. Ancak o olay ne ilk ne de son olay oldu.
Her olayda eylem yaparak da bir yere varamayız.
Çözüm olarak naçizane tavsiyem şudur:
Okullarda disiplin yönetmeliği gerçek anlamda uygulanmalıdır. Öğretmenin sıfıra inen itibarı seksenli yıllar seviyesine getirilmelidir. Veliler, eski güzel günlerde olduğu gibi öğretmene saygı duymalı, onun da fikrini almalı ve iletişim kurmadan şikâyet etme yoluna gitmemelidir. Muhbir öğrenci uygulamasına son verilmelidir.
Rehberlik servisi daha etkin olmalıdır.
Kısa vadede ve en acil olarak, okul girişlerinde X-ray cihazı olmalıdır. Her okulda güvenlik görevlisi bulunmalıdır.
Evet, eskiden güvenlik görevlisi yoktu ama unutmayın, eskiden internet de yoktu.
Son olarak, sürekli yayın yasağı getirip tozları halının altına süpürerek çözüme ulaşamayız. Toplumsal bilinçlenme için kamu spotları yapılmalıdır. Silahsızlanma seferberliği bir an evvel başlamalıdır.
Unutmayın, Başakşehir’de yaşanan olay sizin çocuğunuzun okulunda da olabilirdi.
Bu sorun partiler üstüdür, politika dışıdır.
Hayatını kaybeden masum yavrumuza Allah’tan rahmet, acılı ailesine sabırlar diliyorum.












