Geçen akşam vapurda yanıma oturan adam, elimdeki kitaba bir süre baktı. Sonra kibarca sordu: “Ne kitabı o abi?”
“Roman.”
Yüzünde, sokakta para bulmuş birinin cüzdanın boş çıktığını gördüğü andaki ifade belirdi.
“Ne işe yarıyor peki?”
Cevap veremedim. Çünkü soru yanlış sorulmuştu. Ama Kadıköy’e kadar o soruyu düşündüm. Bu memleketin bütün hikâyesi o üç kelimenin içindeydi.
Ne işe yarıyor?
Bizde kitap da bir alet sayılır. Tornavida gibi. Vida yoksa elinize almazsınız. Tarih okunur, çünkü “tarihini bilmeyen millet” diye başlayan cümleler kurmak lazımdır. Ekonomi okunur, belki borsadan bir tüyo çıkar. Kişisel gelişim kitabı okunur, otuz günde zengin olmanın yolunu öğretiyor. Roman mı? Uydurma şeyler. Olmamış insanların olmamış dertleri. Vakit kaybı.
Kitapçıya girdiğinizde de görürsünüz. Raflar başarı hikâyeleriyle dolu. Hepsinin kapağında takım elbiseli, kollarını kavuşturmuş, gülümseyen biri. Sanki okursanız siz de kollarınızı kavuşturup gülümseyeceksiniz.
Bu kafa köyden geldi, diyorlar. Ben buna köylüye haksızlık derim.
Gerçek köylü sabırlıdır. Tohumu eker, aylarca bekler. Toprağını yorduğunda bir yıl boş bırakır, ekmez, biçmez. Buna nadas denir. Şehirden bakan biri “tarla boşa yatıyor” der. Köylü bilir ki o boş yıl olmasa, gelecek yılın buğdayı olmaz.
Şehre taşınan şey köylünün bilgeliği değil, kurnazlığı oldu. Nadası köyde unuttuk, pazarlığı yanımıza aldık.
Kurnazlık, emek vermeden sonuca ulaşma sanatıdır. Temeli atmadan çatıyı kurmaya çalışırsınız. Kat irtifakı yok, iskan yok, ama tabela hazır. Diplomayı alırsınız, okumayı atlarsınız. Kitabın özetini okursunuz, kitabı hiç okumazsınız. Köşeyi dönmek için köşeye kadar yürümek gerekmez sanırsınız.
Roman okumamak da bu kestirmenin bir parçası.
Rönesans’ı düşünün bir de. Leonardo aynı defterde hem uçan makineler çiziyor hem bir kadının gülümsemesini çalışıyordu. Hangisi daha faydalıydı diye sorsanız, sorunuzu anlamazdı. Galileo dünyayı yerinden oynatan fikirlerini kuru bir tez gibi değil, üç kişinin günlerce süren sohbeti biçiminde yazdı. Bilimi bir piyes gibi sahneye koydu.
Cervantes, Don Kişot’u yazdığında İspanya’nın en büyük derdi ne şövalyelerdi ne yel değirmenleri. Ama o deli adamın hikâyesi, Avrupa’ya kendi hayallerine gülmeyi öğretti. Kendi hayaline gülebilen toplum, başkasının dogmasına da gülmeye başlar. Oradan Aydınlanma’ya giden yol sanıldığından kısadır.
Voltaire’in Kandid’i de bir romandı. Felsefe kitabı yazsa, kim okurdu? Saf bir gencin başına gelen felaketleri anlatarak, “her şey olabileceğin en iyisidir” diyen rahat iyimserliği yerle bir etti. Bir hikâye, bin vaazdan daha fazla şey yıktı.
Amerika’da Tom Amca’nın Kulübesi köleliğe karşı bir öfke dalgası yarattı. İngiltere’de Dickens’ın romanları, okurların fabrikalardaki çocukları ve düşkünevlerini görmezden gelmesini zorlaştırdı. Hiçbiri yasa değildi. Ama yasaları yazacak insanların vicdanını yazdılar.
Ekonominin babası sayılan Adam Smith, Ulusların Zenginliği’ni yazmadan on yedi yıl önce Ahlaki Duygular Kuramı’nı yazdı. Pazarı anlatmadan önce, insanın başkasının acısını nasıl kendi içinde duyduğunu anlatmaya oturdu. Engels de yaşlılığında bir mektubunda, Fransız toplumunu Balzac’tan, dönemin bütün tarihçileri, iktisatçıları ve istatistikçilerinden öğrendiğinden daha iyi öğrendiğini söylüyordu. Kapitalizmin en sert eleştirmenlerinden biri, bir romancıya teşekkür ediyordu.
Ne işe yarıyor, diye soruyordunuz.
Roman, başkasının ayakkabısını giymeyi öğretir. Hiç tanımadığınız bir Rus memurunun paltosu için üzülürsünüz. Hiç görmediğiniz bir Fransız kasabasındaki kadının can sıkıntısını kendi göğsünüzde hissedersiniz. Bu, kurumların, hukukun, demokrasinin üzerine kurulacağı zeminin ta kendisidir. Başkasının acısını hissedemeyen biri, başkasının hakkını da savunamaz.
Bizim Tanzimat aydınları bunu sezmişti galiba. Romanı alıp getirdiklerinde amaçları eğlendirmek değildi. Yeni bir insan tipi tarif etmeye çalışıyorlardı. Sonra ne oldu? Romanı aldık, okurunu yetiştirmeyi unuttuk.
Doğu’nun düşünce geleneği bilgiyi çoğu zaman hazır bir hazine gibi gördü. Ezberlenir, aktarılır, korunur. Batı ise bilgiyi bir yolculuk gibi gördü. Romancı da yolcudur. Cevabı bilerek yola çıkmaz. O yüzden roman okuyan insan, cevaplara değil sorulara alışır.
Faydacılığın en büyük düşmanı da sorudur.
Bu memlekette bize her şeyin işe yarayanını öğrettiler. İşe yarayan meslek, işe yarayan evlilik, işe yarayan tanıdık. Sonra da neden mutsuz olduğumuzu anlamadık. Çünkü hayatın en güzel şeyleri işe yaramaz. Bir şarkı, bir öğle uykusu, bir dostla uzayan sohbet, denize bakarken kaybolan bir saat. Bunlar faydasız oldukları için güzeldir.
İşe yarayan şeylerle geçinilir. İşe yaramayan şeylerle yaşanır.
Ben romanı da böyle okurum. Bana bir şey kazandırsın diye değil, beni biraz kaybettirsin diye. Kendi küçük dertlerimden, kendi küçük kurnazlıklarımdan, kendi küçük memleketimden. Döndüğümde dünya biraz daha geniş, insan biraz daha anlaşılır oluyor.Hayatta mutlak iyilerin ve mutlak kötülerin olmadığını bana romanlar öğretti.
Bunu boş iş sayan bir toplum, aklını nadasa bırakmayı da bilmez. Her yıl aynı tarlaya aynı tohumu eker, sonra hasadın neden azaldığına şaşırır.
Vapur iskeleye yanaşınca yanımdaki adam aceleyle kalktı. Merak ettim, arkasından baktım. İskelenin önündeki büfede durdu, cebinden para çıkardı.
Bir piyango bileti aldı.
Romanı hayal diye küçümseyen adam, bu memlekette hayal satan tek dükkâna koşuyordu.












