Vazgeçtiğim yeşimler

Author: Esma Öztürk

Published:

Last Modified:

Gönül’e pelesenk vurulur mu hiç? Söz dinler mi ki? Değmedi değil mi? Verdiğimiz onca savaşlara, hiç ettiğimiz sevdalara değmedi değil mi?

Yorulduk Ademoğlu. Her yasladığımızda sırtımızı duvara, yerle yeksan olmasından, üzerimize yıkılmasından, bu sevdaların boynumuza dolanmasından, yaralarımızın yanımıza kar kalmasından. Kaçtı değil mi? Uğruna savaştığın, hançerini de saplayıp göğsüne gitti. Neden giden bizler olamadık? Ağır Mevlam, yüküm bu sefer çok ağır. Bizler bilmezdik içinde olmadığımız kalbi gönlümüzde tunç gibi taşımanın yükünü. Dargınız, yorgunuz…

Bize reva görülmeyen bu sevdalara dargınız. İnsan sevildiği yerden kaçar mı hiç? Aşkta korkaklığa yer yoktur. Aşktan kaçarken Tanrı’n nasıl da doluyor boynuna onu. Sızım sızım nasıl da sızlatıyor senin olmayanı yüreğinde. Çarpıp çıkarken onlar yüreğimizin kapılarını, bizler mühür vurup duvarlar örüyoruz. İçimizde öldürmeye çalışırken daha da yakıyoruz canımızı. Veba desen veba değil, verem değil, kanser değil. Aşk bu bulaşmıyor da insana lakin illet bir hastalık. Ne çaresi bulunmuş ne de tanı konulmuş. Yine soruyorum insan sevildiği yerden ne için kaçar?

Kimin ahısın boynuma yeşim gözlüm, hangi aciz kulun günahıdır dolanmış koynuma? Ellerimizden tutsalar ne faydadır ki, düşmüşüz çoktan debeleniyoruz hiçlikte. Yangın var, sönmek bilmeyen, sönse korları dinmeyen. Yakılıp gidilmiş bir harabe var ortada. Sizin toparladığınız ancak nankörce üzerinize yıkılmış o harabe.

İnsan kendini nasıl da uçurum kenarında buluyor. Yüreğimizin yangını, çorak topraklarımızın yeşimi, uzatmış ellerini lakin bu sefer uçurumdan itmek için. Bizler de düşmemek için ona sarılmak istemişiz gibi. Unutmamalıyız o evvel, gidecek yeri olmayan gider mi hiç? En vicdan yoksunu bile arkasında ağlayan gözü yaşlı yâri bırakır mı? Bizim güneşli günlerimizin kıymetini bilmeyenler, başkalarının fırtınalarını dindirmeyi göze alıyorlar. O vakittir ne için tecelli etmezsin, utanmaz mısın be yüreğim? Bir yaralı kuş idik, konduk dallarına da iyileşemeden kopardılar fırtınaları.

Birine ait olmak sadece bedenen olmaz ki, gönül bağlarını ona ilmelediğinizde, o yar senindir, ben bağlamıştım o vakit. Nerden bilecektim yar dediğimizin bize yara olacağını? Sarmalasaydınız, itmek yerine sarılsaydınız, sızılarımıza sızı katmak yerine dindirseydiniz. Sana gelmek için yaptığım köprünün halatlarını koparmışsan, ben o uçurumun kenarından kırdığın yaralı kanatlarımla nasıl uçayım? Belki bizler kaderimizde var idik, nasibimiz idik, sevdamız da ortaktı belki. Ya Mevlam gönlümüze yazmışsa ancak senin bu sevdaya gelmene yıllar var iken, ben bu vebayı erkenden kapmışsam? Gelmeyecek derman, iyileşmeyecek hasta çıkar mı hiç sabaha? Gelmedin sevdam, gelmedin yeşim gözlüm. Geç kalınmış sevdanın arkasından koşsan ne olur, yetişeceğin sadece bir avuç toprak olur lakin sevdadır bu. Bilirsiniz, topraktan ete kemiğe bürünür de sineriz koynuna. Atılır mı sokağa, konur mu kapının önüne aşk denilen nimet? Hastayım yârim, sarmışsın her yerimi. Yüzünü unutmakla, öpmeye kıyamamak arasındaki derin çatışmam. Çek kurban olduğum çek vur ki almış ol bu sevdayı gönlümden. Bilesin o vakit bu ilk ölüşüm değildir. Senin benden vazgeçtiğin gün giymişimdir o kefeni…