Kutsal çöküş

Author: Peyami Altunsuyu

Published:

Last Modified:

Işık, içinde debelendiğimiz bu çağın en büyük ve en sinsi zorbasıdır. Bize her daim aydınlıkta kalmayı, her açımızı o çiğ ve sentetik spot ışıklarına sergilemeyi dikte eden; gölgelerimizi birer suç mahalli gibi mühürleyen fütursuz bir zorba…

Modernite, o kokuşmuş dişlilerini yağlamak için bizden kesintisiz bir “saadet” performansı talep ediyor. Plazaların steril koridorlarında, sosyal medyanın o devasa ve şuursuz panayırında, herkes yüzüne o plastik gülümsemeyi yapıştırmakla mükellef. Oysa insan fıtratı sadece aydınlıktan ibaret değildir; bizler asıl hakikatimizi, yüzleşmekten köşe bucak kaçtığımız o tekinsiz karanlıkta, kendi “gölgemizde” saklarız.

Sosyolojik açıdan baktığımızda, bu dayatılmış “mutluluk endüstrisi”nin tesadüf olmadığını görürüz. Çünkü mutsuzluk, hüzün ve içe dönüş, sistemin en büyük düşmanıdır. Üretmeyen, tüketmeyen, sadece durup sorgulayan bir zihin, bu çarkın işleyişine sokulmuş en tehlikeli çomaktır. Bu yüzden çağımız, hüznü bir bilgelik durağı olmaktan çıkarıp, acilen tedavi edilmesi gereken bir “arıza”, tıbbi bir hezeyan olarak etiketlemiştir. Biraz yavaşladığınızda, kendi içinizdeki o dipsiz uçuruma doğru bir adım attığınızda, psikiyatri endüstrisi elinde reçetelerle başucunuzda beliriverir. Amaç sizi iyileştirmek değil, sizi o vicdandan azade üretim bandına, o uyuşmuş itaatkârlığa hızla geri döndürmektir.

Psikolojik katmana, o yaralı hafızalarımızın derinliklerine indiğimizde ise karşımıza Carl Jung’un o eşsiz “Gölge” arketipi çıkar. Gölge; toplumun kabul etmediği, bizim kendimize bile itiraf edemediğimiz, ahlakın ve kuralların cenderesinde ezdiğimiz o vahşi, o karanlık ve dürüst yanımızdır. Biz ondan kaçtıkça, onu bilincin mahzenlerine kilitledikçe o yok olmaz; aksine, irin bağlar, büyür ve en beklemediğimiz anda bir cinnet, bir panik ya da derin bir çöküş olarak gırtlağımıza sarılır.

İşte adına “depresyon” denilen, fellik fellik kaçtığımız o karanlık kuyu, aslında ruhun o sahte vitrinlere “Artık bu yalanı oynamak istemiyorum!” diye haykırma şeklidir. Depresyon bir zayıflık, bir mağlubiyet değildir; aksine, insanın kendi içindeki o paslı tortuyla, o bastırılmış canavarla aynı masaya oturma mecburiyetidir. Kuyuya düşmek, düşüşlerin en görkemlisidir. Çünkü o kuyunun dibindeki zifiri karanlık, dışarıdaki o sağır edici gürültüyü kesen tek yalıtım malzemesidir. Kendi sesini, kendi “ben”ini duyabilmen için dünyanın sesinin kısılması gerekir ve o kuyu, yeryüzündeki yegâne sessizlik makamıdır.

Tarihsel sürece baktığımızda, kadim toplumların bu “karanlığa iniş” ritüelini kutsal bir aydınlanma eşiği olarak gördüklerini fark ederiz. Şamanlar, bilgeliğe ulaşmak için yeraltının tekinsiz ruhlarıyla boğuşmak zorundaydı; antik Yunan’da melankoli, dehaların ve düşünürlerin kaçınılmaz yoldaşıydı. Kahraman, önce karanlık ormana girmeli, kendi içindeki ejderhayla yüzleşmeli, sembolik olarak “ölmeli” ve sonra yeniden doğmalıydı. Biz modern zamanların korkak fanileri ise, o ormanın kıyısına gelip geri kaçıyor, ejderhayı uyuşturucu haplarla uyutmaya çalışıyoruz. Ejderhasıyla yüzleşmeyen bir ruhun, gerçek bir güce ve dirayete ulaşması mümkün müdür?

Korkularımızı, zaaflarımızı ve içimizdeki o en çirkin potansiyeli kabul etmek, sanıldığının aksine bizi yıkmaz; o güne dek omuzlarımızda taşıdığımız “mükemmel insan” olma yükünden kurtarır. İnsan, parçalandığını ve zayıf olduğunu kabul ettiği o ilk anda, aslında en kırılmaz zırhını kuşanmış olur. Kendi karanlığından korkmayan, kendi kuyusunun dibindeki o balçığa bulanmaktan iğrenmeyen birini, dışarıdaki hiçbir fırtına, hiçbir kokuşmuş düzen tehdit edemez. Çünkü o, en büyük felaketi zaten kendi içinde yaşamış ve sağ çıkmıştır.

Peki o kuyudan nasıl çıkılır? O duvarlar nasıl aşılır?

Kuyudan, yukarıdan atılacak sihirli bir ipi bekleyerek çıkılmaz. İnsan, kendi düştüğü kuyudan, kendi elleriyle kanatarak kazıdığı tırnak izlerine basarak çıkar. Yukarıya doğru tırmanırken kullandığınız halat, bizzat yüzleştiğiniz korkularınızın, kabul ettiğiniz zayıflıklarınızın ta kendisidir. Aydınlığa çıkmak, karanlığı yok saymakla değil; karanlığın içinde yaşamayı öğrenip, onunla bir ateşkes imzalamakla mümkündür.

Velhasıl, o sahte ve sentetik ışıklarınızı alın ve o plastik dünyanıza geri dönün. Bizler; kendi uçurumlarının kenarında yürümeyi öğrenmiş, düştüğü kuyunun dibindeki o kutsal “tortu”yu avuçlamış ve kendi karanlığıyla el sıkışmış olanlarız. Bırakın gölgelerimiz uzasın, bırakın o cinnet hali ara sıra ruhumuzu yoklasın. Zira biliyoruz ki; kendi karanlığında boğulmayı göze alamayanlar, sığ sularda çırpınmaya mahkûm olan zavallılardır. Gerçek güç, her şey yolundayken güneşte parlamak değil; matrisin fişini çektiklerinde, her yer zifiri karanlık olduğunda yönünü bulabilmektir. Işıklarınızı kapattıklarında kör olmamak için, kendi karanlığınızın coğrafyasını ezbere bilmek zorundasınız. Asıl hürriyet, en derin kuyunun dibinden gökyüzüne bakıp, o daracık çerçeveden süzülen tek bir yıldıza gülümseyebilmektir.