Duygusal hassasiyet, manipülasyon ve yeni ilişkilerde güven sorunu
Yakın zamanda gözlemlediğim bir konuya değinmek istiyorum.
İnsan ilişkilerinde zaman zaman karşılaştığım bir durum var: Geçmişte sevdiği, güvendiği ve hayatında önemli bir yere koyduğu insan tarafından aldatılan kişinin, yaşadığı hayal kırıklığını yeni ilişkisine taşıması…
Aldatılmak, yalnızca bir ilişkinin sona ermesi değildir. İnsanın güven duygusunu, aşka olan inancını ve yeniden birine bağlanma cesaretini de zedeleyebilir. Böyle bir deneyimin ardından yeni bir ilişkiye başlarken temkinli davranmak, mesafeli olmak ve güvenmekte zorlanmak elbette anlaşılabilir.
Ancak burada önemli bir ayrım var: Geçmişte yaşananların izlerini taşımak başka, o izlerin bedelini yeni bir ilişkiye ödetmek başkadır.
Bazen insan, geçmişte yaşadığı mağduriyeti farkında olmadan bir savunma mekanizmasına dönüştürür. Kendi hassasiyetini ve kırılganlığını sürekli ön plana çıkararak karşısındaki insanı kendisini ispat etmek zorunda bırakabilir. Her davranışı sorgulayabilir, en küçük mesafeyi güvensizlik olarak yorumlayabilir. Hatta yaşadığı acıları bir haklılık gerekçesine dönüştürerek duygusal üstünlük kurmaya çalışabilir.
Burada psikoloji ve sosyal ilişkiler açısından üzerinde durulması gereken bir kavram var: Sensibilite, yani duyarlılık ve hassasiyet.
Sensibilite, insanın duygusal uyaranlara ve başkalarının yaşantılarına karşı duyarlılığını ifade eder. Ancak bu hassasiyetin, kişinin kendi kırılganlığını, duygusallığını veya empati yeteneğini başkalarını kontrol etmek, manipüle etmek ya da her durumda haklı çıkmak için bir güç unsuruna dönüştürmesi farklı bir durumdur.
Başka bir ifadeyle, hassasiyetin bir anlayış ve empati aracı olmaktan çıkarılıp ilişkide üstünlük kurma aracına dönüştürülmesinden söz ediyorum.
Kişi, geçmişte yaşadığı acıları sürekli gündemde tutarak karşısındakini suçlu hissettirebilir. Kendi kırılganlığını öne sürerek diğer tarafın itiraz etmesini, sınır koymasını veya kendi duygularını ifade etmesini zorlaştırabilir. Böylece ilişki, karşılıklı güven ve anlayıştan uzaklaşarak tek taraflı bir duygusal yükümlülüğe dönüşebilir.
Oysa hassasiyet, bir başkasının üzerinde tahakküm kurma hakkı vermez. Empati, karşılıklı anlayışın temelidir; duygusal üstünlük kurmanın gerekçesi değildir.
Burada sorgulanması gereken, insanın neden temkinli olduğu değil, temkinliliğinin hangi noktada karşısındaki insanın özgürlüğünü ve duygusal sınırlarını ihlal etmeye başladığıdır.
Unutmamak gerekir ki yeni bir ilişkiye başlayan hiç kimse, kendisinden önce yaşananların sorumlusu değildir. Karşımızdaki insan, geçmişte bizi aldatan kişinin yerine konulamaz. Onu sürekli geçmişin ölçütleriyle değerlendirmek, henüz yaşanmamış bir ihanetin hesabını sormak anlamına gelir.
Üstelik bu durum belirli bir cinsiyete özgü değildir. Aldatılma sonrasında güven kaybı yaşayan herkes benzer duygusal süreçlerden geçebilir. Mesele kadın ya da erkek olmak değil, insanın yaşadığı acıyla nasıl başa çıktığı ve bu acıyı yeni ilişkisine nasıl yansıttığıdır.
Elbette güven yeniden inşa edilirken zamana ihtiyaç duyulabilir. Fakat güven, sürekli sınavlarla değil, karşılıklı tutarlılık ve samimiyetle oluşur. Sevgi de bir tarafın kendisini sürekli kanıtlamak zorunda kaldığı bir mücadeleye dönüşmemelidir.
Geçmişte yaşadığımız hayal kırıklıkları, gelecekte kuracağımız ilişkilerin kaderi olmamalıdır.
İnsan, kendisine yaşatılanları unutmadan da yeniden sevebilir. Ancak bunun yolu, yeni bir insana eski bir ilişkinin yükünü taşımaktan değil, geçmişle yüzleşmekten ve kendi yaralarını iyileştirmekten geçer.
Sonuçta hiç kimse, bir başkasının geçmişte bıraktığı yaranın bedelini ödemek zorunda değildir.
Geçmişin gölgesinde yaşamak, bugünün güzelliklerini görmemize engel olabilir. Yeni bir başlangıç yapıyorsak, karşımızdaki insana geçmişin hesabını değil, kendi hikâyemizi yaşama fırsatını vermeliyiz.












