99 hikaye, 99 ayrı durak, binbir çeşit insan…Hızla tüketilen bir çağda, inadına sabırla işlenmiş, nefis bir edebiyat yolculuğu.
Şemseddin Sami’nin gölgesinde, konağından çıkıp Kudüs’e uzanan Nüvid Bey’inyolculuğunu anlatan Harikalar Lügati, klasik roman kurgusunun sınırlarını genişleterekher biri bir madde başı etrafında şekillenen 99 hikâyeyle okuru hayretin, hüznün ve insanlık hâllerinin eşiğinde buluşturuyor. Kelimelerin yalnızca anlamlarını değil, taşıdıkları hafızayı da arayan roman; İstanbul’dan Anadolu’ya, oradan Ortadoğu’ya uzanan geniş bir coğrafyada geçmişle bugün arasındabir köprü kuruyor. Peki bu uzun yolculuk nasıl başladı? “Nemika”nın sırrı neydi? Birkelime, bir hikâyenin ve hatta bir insanın kaderini değiştirebilir mi? Mahir Ünsal Eriş ile Harikalar Lügati’nın doğuşunu, Nüvid Bey’in yolculuğunu, Nemika’yı, unutulmaya yüz tutmuş kelimeleri ve dilin taşıdığı hafızayı konuştuk.
Mahir Ünsal Eriş kimdir?
Mahir Ünsal Eriş, 1980 yılında Çanakkale’de doğdu; çocukluğu ve ilk gençlik yıllarını Bandırma’da geçirdi. Arkeoloji ve tarih eğitimi alan Eriş, yazarlığının yanı sıra çevirmenlik de yapıyor. Edebiyat dünyasına 2012 yılında yayımlanan Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde adlı öykü kitabıyla adım atan Eriş, 2013 yılında yayımlanan Olduğu Kadar Güzeldik ile 60. Sait Faik Hikâye Armağanı’na layık görüldü. Ardından Dünya Bu Kadar, Öbürküler, Sarıyaz, Kara Yarısı, Gaip ve Beri gibi eserleri yayımlandı. Öykü ve romanlarında gündelik hayatın ayrıntılarını, insan ilişkilerini, hafızayı, zamanı ve mekânı kendine özgü anlatımıyla ele alan Eriş, Doğan Yayınlarından 2026 yılında yayımlanan Mehmed Nüvid Bey’in Harikalar Lügati ile bu kez kelimelerin, hikâyelerin ve tarihin izini süren kapsamlı bir anlatı kuruyor. Şimdi sözü, bu uzun ve katmanlı hikâyenin yaratıcısı Mahir Ünsal Eriş’e bırakıyoruz.
Harikalar Lügati’nın ilk fikri nasıl doğdu? O küçük hikâyelerde sizi peşinden sürükleyecek ne vardı?
İlk kıvılcım, şimdi lügatte Füseyfisâ maddesinin altında duran dişçiberber hikâyesiydi. Ardından başka hikâyeler birikmeye başladı. Başlangıçta bunların hepsini alıp götürecek bir romanın içinde olduğumu bilmiyordum. Her birinin kendi başına anlatılmaya değer olduğunu düşünüyordum; sonra aralarında, benim henüz göremediğim bir yol bulunduğunu fark ettim.
Neden klasik bir roman ya da öykü derlemesi değil de “lügat” fikrini tercih ettiniz? Bir lügat size edebiyat açısından nasıl bir özgürlük sağladı?
Çocukluğumdan beri sözlük yazmak isterdim. Romancı olunca o isteğim ortadan kalkmadı; yalnızca başka bir biçim buldu. Sözlükte kelimelerin birbirini izlemesi için olayların birbirini izlemesi gerekmez. Bir kelimeden bir insana, ondan başka bir şehre geçebilirsiniz. Lügat bana hem birbirinden ayrı hikâyeler anlatma hem de hepsini Nüvid Bey’in yolculuğunda buluşturma imkânı verdi.
Romanın 99 bir anlamı var hikâyeden oluşması çok dikkat çekici. Neden 99? Bu sayının sizin için özel mi?
Elbette 99, Allah’ın isimlerini hatırlatan bir sayı. Ama romandaki hikâyeleri tek tek birer ismin açıklaması olarak okumak gerekmiyor. Sayı, yazarken bana bir ölçü ve düzen verdi; kitabın dünyasında da tamamlanma fikrini taşıyor. Üstelik 99’da biten bir lügatın dışında hâlâ anlatılmamış hikâyeler bulunduğunu düşünmek hoşuma gidiyor.
İsminin içinde “harika” kelimesi geçen bir lügatin içinden bunca keder, kayıp ve yenilgi çıkması okur için ironik bir tuzak mı? Neden Harikalar Lügati?
Harikayı yalnızca güzel ve sevinç verici şeylerde aramıyorum. Bir insanın başına gelen acayip bir olay, katlanmak zorunda kaldığı bir kayıp, yıllar sonra tesadüfen duyduğu bir söz de hayret uyandırabilir. Bu lügatteki «harika» biraz o eski anlamıyla duruyor: İnsanı şaşırtan, bildiği dünyadan bir anlığına çıkaran şey. Keder de ne yazık ki bu dünyanın dışında değil.
Roman 19. yüzyılın sonlarında geçiyor. Bu dönemi seçmenizin özel bir nedeni var mıydı?
Nüvid Bey’in Şemseddin Sami’yle ilişkisinin ve bir lügat yazma arzusunun yerleşebileceği dönem buydu. Aynı zamanda eski hayatın sürdüğü, fakat dünyanın hızla değiştiği bir zaman. O eşikte yolculuk etmek istedim. Romanda geçmişi bugünün bilgisiyle düzeltip rahatlatmak yerine, insanların henüz neyi bilmediklerini, neye inanabildiklerini de anlamaya çalıştım.
Geçmişin dilini bugünün okuruna taşımak kolay değil. Dönemin dilini korurken okurla aranızdaki mesafeyi nasıl ayarladınız?
Kitaptaki dil 1890’larda konuşulmuş Türkçenin birebir taklidi değil. Öyle olsaydı bugünkü okurun romanın içine girmesi çok güçleşirdi. Biraz daha sonraki yılların diline yaklaşarak metnin kendi sesini kurdum. Benim için asıl dikkat isteyen şey, dönemin insanlarının henüz kullanmadığı kelime ve kavramları fark etmekti. Bir kelimeyi bugün çok doğal buluyoruz diye Nüvid Bey’in ağzına koyamazdım.
İstanbul’dan Anadolu’ya, oradan Kudüs’e uzanan yolculuk aynı zamanda kültürlerin ve insanların karşılaşması. Bu coğrafya romanın oluşumunu nasıl etkiledi?
Nüvid Bey konağından çıktığında yalnızca şehir değiştirmiyor; hayatın kendisininkinden çok farklı biçimlerde yaşanabildiğini öğreniyor. Her durakta duyduğu hikâye lügatına bir kelime eklerken onun dünyasını da biraz değiştiriyor. Yol, kitabın süsü ya da arka planı değil. Hikâyeleri ve hikâyeleri anlatacak insanları Nüvid Bey’in karşısına çıkaran şey.
Romandaki farklı kültürlerden ve inançlardan insanların aynı hikâye evreninde buluşması, size bugünün dünyası hakkında ne düşündürdü?
Bugün geçmişe bakarken insanları birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış topluluklar hâlinde görmeye yatkınız. Oysa aynı şehirlerde yaşamış, alışveriş etmiş, birbirlerinin dilinden kelimeler ve birbirlerinin hayatından hikâyeler almışlar. Romanda bunu göstermek için bir «birlikte yaşama» dersi vermeye çalışmadım. Nüvid Bey ve Nikolaki’nin yolunda insanların zaten birbirlerinin hayatına karıştığı bir dünya vardı; ben o dünyanın seslerini duymaya çalıştım.
Kudüs romanınızda yalnızca bir şehir değil, aynı zamanda bir arayışın ve varışın mekânı gibi duruyor. Kudüs sizin için romanda neyi temsil ediyor?
Kudüs’e varmak, Nüvid Bey’in yola çıkarken sorduğu soruyu nihayet sorabilecek hâle gelmesi demek biraz. İstanbul’dan ayrıldığı günkü Nüvid Bey doğrudan oraya götürülse aynı şeyi görmezdi. Aradaki insanlar, kayıplar ve karşılaşmalar varışın anlamını değiştiriyor. Bu yüzden Kudüs benim için bir cevap kadar, o cevaba hangi yollardan gelindiğinin de mekânı.
Sizce kelimeler, yaşadığımız hayatı anlatmaya her zaman yeter mi?
Yetseydi durmadan yeni hikâyeler anlatmazdık zannederim. İnsan bazen ne hissettiğini bilir ama onun kelimesini bulamaz; bazen de elinde bir kelime vardır, ancak onun ne anlama geldiğini yaşayınca öğrenir. Nüvid Bey’in lügatında kelimelerin karşısına yalnızca tarifler değil, hikâyeler yazılması biraz bundan.
İnsan neden hikâye anlatmaya ihtiyaç duyar? Bir hikâyeyi anlatmak, insanın kendisini anlamasının bir yolu olabilir mi?
Başımıza gelenleri yaşarken pek azını anlayabiliyoruz. Anlatınca nereden başlayacağımıza, neyi hatırlayıp neyi atlayacağımıza karar veriyoruz; bazen de asıl meselenin ne olduğunu o sırada fark ediyoruz. Elbette anlattığımız hikâye yaşadığımız şeyin tamamı değildir. Ama kendimize ve başkalarına yaklaşmak için elimizdeki en iyi yollardan biridir.
Sizce Nemika nedir: bir insan, bir aşk, bir hakikat, bir kader, yoksa insanın kendisi mi?
Nüvid Bey yola çıkarken bunu bilmiyor. Başta bilseydi belki yolculuğa da çıkmazdı. Ben «nemika»yı tek bir karşılığa kapatmak istemiyorum; roman boyunca karşısına çıkan insanların ve hikâyelerin her birinde ondan bir şey var. Nüvid Bey’in aradığı şeyin ne olduğu kadar, onu ararken nasıl birine dönüştüğüyle de ilgileniyorum.
İnsanı harekete geçiren şey cevabını bildiği sorular mı, yoksa cevabını
bilmediği sorular mı?
Cevabını bildiğimiz bir soru bizi bir yere kadar götürür. Nereye varacağımızı bilmiyorsak yolda gördüklerimize daha açık oluruz. Nüvid Bey’in «nemika»nın ne olduğunu bilmemesi onu huzursuz ediyor ama aynı zamanda yola çıkarıyor. Merakın biraz böyle bir gücü var.
Hayatımızı gerçekten kararlarımız mı, yoksa karşılaşmalarımız mı belirliyor?
Kararlarımızı da çoğu zaman karşılaştığımız insanlar ve içinde bulunduğumuz şartlar belirliyor. Nüvid Bey yola çıkmaya karar veriyor; fakat yolun nereye döneceğini yalnız başına tayin edemiyor. Ben insan hayatındaki bu küçük sapmaları seviyorum. Bazen biriyle birkaç dakika konuşursunuz ve sonradan hayatınızın yön değiştirdiği yerin orası olduğunu anlarsınız.
Sizce aşk insanın kaderini değiştirebilir mi?
Değiştirebilir. Hatta romanda aşkın yaptığı şey tam olarak hikâyenin yönünü değiştirmek. İnsan bir yere gitmek üzere yola çıkar, birini sever ve artık aynı yere aynı sebeple gitmez. Aşk hikâyeyi değiştirir. Hikâye değişince sonu da değişir.
Toplum olarak kelime dağarcığımız gibi duygu dağarcığımız da daraldı mı? Hissetmeyi mi unuttuk, yoksa hissettiklerimizi söyleyecek kelimeleri mi kaybettik?
İnsanların eskiden daha çok şey hissettiğini sanmıyorum. Ama duygular arasında ayrım yapabilmek için kelimelere ihtiyacımız var. Birbirinden farklı hâllerin hepsine aynı adı verdiğimizde yaşadığımız şeyi kendimize de anlatmak zorlaşıyor. Eski bir kelimeyi bulmak bazen eski bir duyguyu keşfetmek değil, hâlâ hissettiğimiz bir şeye daha yakından bakmak oluyor.
Bir kelimenin unutulmasıyla birlikte bir dünya görüşü ve kültürel hafıza da mı kaybolur?
Kelimeyle birlikte onu kullanan insanların dünyasından bir iz de silinir. Fakat o dünyanın tamamı tek bir kelimenin içinde saklı değildir; hikâyelerde, başka dillerde, alışkanlıklarda yaşamayı sürdürür. Benim eski kelimelere ilgim onları bir vitrinde korumak için değil. Bir zamanlar birilerinin o kelimelerle ne anlattığını merak ediyorum.
Bu hikâyelerden hangisi sizi yazarken en fazla şaşırttı veya başka bir yere götürdü?
Füseyfisâ’yı ayrı tutarım, çünkü kitabın ilk kıvılcımı odur. Aynaların içinden yolculuk hikayesini, annesini bulmak için kanatlanmak isteyen Cenah’ı, kadın eşkıyaları, kavakların arasındaki kaptanın mezarını, ayının kaçırdığı kadını… Bunları hep başka bir duyguyla hatırlıyorum.
Böyle uzun bir romanın nerede biteceğine karar vermek kolay değil. “Artık burada bitmeli” dediğiniz anı nasıl buldunuz?
Başlarken romanın bu kadar büyüyeceğini hesaplamamıştım. Fakat bir noktadan sonra kitabın hacminden çok, Nüvid Bey’in yolculuğunu nereye kadar izlemem gerektiği önem kazandı. Onu varacağı yere götürüp her şeyi ayrıca açıklamaya girişseydim, yol boyunca hikâyelerin kurduğu alanı daraltmış olurdum. Bittiğini, anlatılacak hiçbir şey kalmadığı için değil, bu hikâyenin söyleyeceğini söylediği için hissettim.
Hızlı tüketilen içeriklerin çoğaldığı bir dönemde bu hacimde bir roman yazmak nasıl bir duyguydu? Uzunluğun okurla kurduğu ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yazarken okurun kaç sayfaya tahammül edeceğini hesaplamadım. Başta beş yüz, altı yüz sayfalık bir kitap olacağını düşünüyordum; hikâye büyüdü. Romanın içinde kısa kısa okunabilecek pek çok hikâye var, ama Nüvid Bey’le geçirilen zaman da kitabın bir parçası. Okur isterse bir maddede durup soluklanabilir. Sonraki kelimenin ardında ne olduğunu merak etmesini umdum.
Harikalar Lügati’nı yazmaya başladığınızda aslında ne arıyordunuz? Roman bittiğinde aradığınızı bulduğunuzu hissettiniz mi?
Başlangıçta biriktirdiğim hikâyelerin nasıl aynı kitabın içinde yaşayabileceğini arıyordum. Sonra o dünyayı kurmanın kendisi başlı başına bir uğraşa dönüştü: Dilleri, şiirleri, makamı, kitabeleri, yolun üzerindeki şehirleriyle. Bulduğum şeyin tek cümlelik bir adı yok. Ama dosyayı bitirdiğimde yaptığım işten razıydım. Benim için pek alışıldık bir his değil bu.
Hayatınızın kendi “Harikalar Lügati”nı yazsaydınız, ilk sıraya hangi kelimeyi koyardınız ve karşısına hangi hikâyeyi yazardınız?
«Dünsemek» derdim. Geçmişe genel bir özlemden ziyade, yaşanmış belirli bir anıneksikliğini hissetmek. Karşısına da şimdi sıradan görünen bir günün hikâyesiniyazardım: bir ev, orada konuşan insanlar, o sırada önemsemediğim birkaç cümle. Çünkü insan bazen ancak yıllar sonra, bir daha dönemeyeceği o küçücük ânı nekadar özlediğini anlıyor. Harikalar Lügati’nı okuyan herkesin kendi kelimesini, kendi hikâyesini ve belki de kendi “nemika”sını bulması dileğiyle…
RÖPORTAJ: SERPİL MERİÇ













