Bazen insan aynaya baktığında yalnızca yüzünü görmez. Geçmişini, kırgınlıklarını, sustuklarını ve kimseye göstermediği yaralarını da görür.
Bu resimde iki kadın var gibi görünse de aslında tek bir ruhun iki hâlini görüyorum. Öndeki kadın güçlü, sakin ve kendinden emin. Başını dik tutuyor; sanki hayata karşı “Ben iyiyim.” diyor. Fakat hemen arkasında, onun gölgesinde kalan başka bir kadın var. Gözleri kapalı, yüzünde gözyaşlarının izleri… O, saklanan tarafımız. Belki de hepimiz biraz böyleyiz. İnsanların karşısına güçlü çıkarken içimizde ağlayan bir yan taşıyoruz. Gülümsüyoruz ama bazen içimizden “Beni de biri görsün.” diye geçiriyoruz. Resimdeki yüzün parçalanmış olması da bana şunu düşündürüyor: İnsan bazen iyileşmek için kendinden bir parçayı geride bırakmak zorunda kalıyor. Fakat geçmişte kalan o parça tamamen yok olmuyor. Bizi biz yapan hikâyenin bir parçası olarak içimizde yaşamaya devam ediyor. Belki gerçek güç, hiç kırılmamış olmak değildir. Kırıldığın hâlde kendini yeniden bir araya getirebilmektir. Çünkü bazı kadınlar gözyaşlarını silip devam eder. Bazıları yaralarını saklar. Bazıları ise yaralarını sanatına dönüştürür. Ve belki de en güzel tarafı şudur: İçimizde ağlayan kadını susturmak zorunda değiliz. Onun elinden tutup, onu da kendimizle birlikte iyileştirebiliriz. Bu resim bana güzelliğin kusursuzlukta değil, yaralarımızla birlikte hâlâ dimdik durabilmekte olduğunu söylüyor.













