Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut ArıkanTBMM’de gerçekleştirilen grup toplantısında konuştu.
Fon skandalı üzerinden iktidarı eleştiren Arıkan, “Fon vurgunu örgütlü, organize bir yapının eseridir” dedi. Siyasetin arınması gerektiğinin altını çizen Saadet Partisi Genel Başkanı, Ak Partili Fatma Betil Sayan Kaya ve eşinin neden hala ifadeye çağrılmadığını “Ucu nereye dokundu?” diyerek sordu.
Mahmut Arıkan’ın konuşmasında öne çıkan başlıklar şöyle;
“MECLİSİ ANADOLU’DA KURDUK, MİLLETİN DERDİYLE DÖNDÜK”
“Meclis bir süredir tatildeydi… Ama biz grup toplantılarımızı Anadolu’da yapmaya devam ettik! Ülkemizin dört bir tarafında insanlarımızı dinledik. Ve şunu net bir şekilde gördük: Birden fazla Türkiye tablosu var, birden fazla Türkiye hikâyesi var. Bir tarafta iktidarın anlattığı bir Türkiye var; diğer tarafta milletimizin yaşadığı bir Türkiye var. Şimdi, biz Meclise Anadolu’nun talepleriyle geldik. Milletimizin sorunlarıyla geldik. Heybemiz dolu! Ama bizim heybemizde turpun ne küçüğü ne büyüğü var! Bizim heybemizde milletimizin derdi var! Bizim heybemizde çözüm var!
“FON VURGUNU ÖRGÜTLÜ, ORGANİZE BİR YAPININ ESERİDİR”
“Bizim heybemizde milletimizin sorunları varken, iktidarın heybesinde ne var diye bakıyoruz! İktidarın heybesinde “fonlar” var… Değerli arkadaşlar, şunun iyi bilinmesini isteriz: Fon vurgunu bir ihmalin değil; örgütlü, organize bir yapının eseridir. Öyle bir düzen kurmuşlar ki; tüm Türkiye’nin gözünün içine baka baka, uluslararası kurumların gözünün içine baka baka biri on, onu yüz yapmışlar… Çalınan; sadece fondaki para değil… Bu milletin umudu, güveni, geleceği çalındı. Fondaki parayı; daha fazla çalışırız, çalandan geri alırız, göz yumandan tahsil eder, tekrar yerine koyarız… Ancak, birbirimize karşı kaybolan güveni nasıl yerine koyacağız? Devlete karşı kaybolan güveni nasıl yerine koyacağız? Kaybettiğimiz ahlaklı olma kararlılığını nasıl yerine koyacağız? Öte yandan; milletin sol cebinden çalınanları, milletin sağ cebinden alınanlarla ödemek gibi bir hataya asla düşmemeliyiz. Her bir kuruş; işin başındakilerden, parayı götürenlerden, tüyoyu verenlerden, tüyoyu alanlardan tazmin edilmelidir!”
“KİM TUTTU, KİM KESTİ, KİM YEDİ?”
“Bu hikâyede kimse “siyah-beyaz bir aşk hikâyesi” aramasın! Bu hikâyede beyaz olan millettir, siyah olan ise milletin alın terine göz dikenlerdir! Hani çocukluğumuzda parmaklarımızla oynadığımız bir oyun vardı ya: Bu tutmuş… Bu kesmiş… Bu pişirmiş… Bu yemiş… Bu da “Hani bana, hani bana?” demiş! Şimdi milletimiz önünde cevaplanması gereken sorular bellidir: Bu fon işinde kim tuttu, kim kesti, kim pişirdi, kim yedi, kim “Hani bana?” dedi? Bunların hepsi tek tek ortaya çıkarılmalıdır! “Ucu nereye dokunursa dokunsun üzerine gidilecek,” denilmişti… Şimdi soruyoruz: Ucu nereye dokundu ki AK Partili Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi ifadeye dahi çağırılmadı? Ucu nereye dokundu ki dün Meclis’te 5 muhalefet grubu da fon vurgununun konuşulması için önerge vermişken karar yeter sayısı istediniz, sonra yeter sayı sağlanamasın diye Meclisi kapattırdınız?” Bu millet sahipsiz değildir, Bu millet kimsesiz değildir.”
“UCU NEREYE DOKUNDU?”
“Ucu nereye dokundu ki İstiklal Harbi’nde bile açık kalan Gazi Meclisi fon vurgununuz konuşulmasın diye kapattırdınız… Ucu nereye dokundu ki olayı dış güçlere bağlamaya başladınız? Ucu nereye dokundu ki ilk günlerde tuttuğunuz ucu bir saatte geri bıraktınız? Hiç kusura bakmayın, biz bu meselenin önünü, arkasını; altını, üstünü; sağını, solunu araştırmaya devam edeceğiz. Bu millet sahipsiz değildir, bu millet kimsesiz değildir. Şimdi milletimiz adına soruyoruz: Siz neden bu fon vurgununun aydınlatılmasını istemiyor musunuz? Ortaya çıkan tablo çok açık: Milletin parası nereye gitti diyoruz, cevap vermiyorsunuz. Meclis araştırsın diyoruz, yanaşmıyorsunuz. Konu milletin Meclisine geldiğinde Meclisten kaçıyorsunuz. Bu neyin korkusu, neyin çekincesi? Milletin Meclisi, milletin meselelerinden kaçılacak yer değildir. Tam tersine; hesabın sorulacağı, hakikatin ortaya çıkarılacağı yerdir. Dün, bütün bunlara rağmen kürsüyü, Meclisin iradesini ve milletin soru sorma hakkını savunan bütün siyasi parti gruplarına ve milletvekillerimize teşekkür ediyorum. Şunu gördük: Seçim meydanlarında ‘Kızım Fatıma’ hadisini anlatarak oy toplayanlar, söz konusu ‘Bakan Fatıma’ olunca, ‘Bizim Fatıma’ olunca kör oluyorlar, sağır oluyorlar, dilsiz oluyorlar… Kimse; ‘Vay efendim, ayağım kaydı.’, ‘Şeytana uydum.’, ‘Affımı talep ediyorum.’ diyerek yargıdan kaçamaz! Parayı geri vermek hesabı kapatmaz! İstifa etmek yargılamanın yerini tutmaz! Samimiyseniz, korkmuyorsanız; yapılacak iş WhatsApp grubundan çıkarmak değil, hâkim karşısına çıkarmaktır! “
“FON KRİZİNİN YOLU İSLAM’A DEĞİL, İKTİDARA ÇIKAR”
“Bu fon vurgunu ile kamuoyunda oluşan bir algıya da dikkat çekmek istiyorum! Fon krizini fırsat bilerek milletimizin inancına saldıranlara söylüyorum: Hesap soracaksanız paranın izini sürün! Denetimin neden işlemediğini araştırın! Siyasi ilişkileri sorgulayın! Ama; başörtüsünü, namazı, orucu suçlama gerekçesi yapmayın. İktidarın yanlışlarını İslam’dan sormak hakikat arayışı değil, sadece eski alışkanlıkları canlı tutmaktır… Dinî değerleri kullanarak insanları aldatmak İslam değil, İslam’ın istismarıdır. İslam’ın yasakladığı bir fiili işleyenin suçunu İslam’a yüklemek hiçbir vicdana sığmaz. İktidara öfkelenmek, inancımızı kötülemenin gerekçesi olamaz. Hiç kimse kusura bakmasın! İktidarın dinimizi kendi yanlışlarına ortak etmesine de, muhaliflerin iktidarın bu yanlışlarından dinimize düşmanlık çıkarmasına da biz razı olamayız, tam karşısında olur, buna da müsaade etmeyiz!”
“İKTİDAR ÜÇ TRANSFERİ ÇOK SEVİYOR!”
“Ülkemizin bir başka gündemi: Sezonu bir türlü bitmeyen “transferler”. İktidar üç transferi çok seviyor: Bir: Milletvekili transferi! İki: Belediye başkanı transferi! Üç: Para transferi! Ne yazık ki “milli irade”, kapalı kapılar arkasında kurulan bir “siyaset borsasına” dönüştürüldü! Borsada spekülasyonla, haksız kazançla para transfer eden anlayış neyse; siyasette de kapalı kapılar arkasında, kirli pazarlıklarla belediye başkanı transfer eden, milletvekili transfer eden anlayış da odur! İkisi arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de gayriahlakidir! İkisi de meşru değildir! Ve ikisi de bu ülkenin siyaset kurumuna, adalet duygusuna olan inancını kökten zehirlemektedir, kirletmektedir! Tabii, iktidarın bir de sevmediği transferler var… Mesela faiz bütçesinden emekliye transferi hiç sevmez! Kanunla hakkı olmasına rağmen çiftçiye transferi hiç sevmez! Şu ekonominin yükünü sırtlamasına rağmen esnafa transferi hiç sevmez! Sosyal devletin asli muhatabı olmasına rağmen dar gelirliye transferi hiç sevmez!”
“EMEĞİN STAJI OLUR, HAKKIN STAJI OLMAZ!”
“Örnek mi? Bu pazar, Stajyer ve Çıraklık Sigortası Mağdurları Federasyonu Başkanı Murat Aydın ve beraberindeki heyeti Genel Merkezimizde misafir ettik. Mağduriyetlerini dinledik, birlikte çözüm yolları aradık. Şimdi şunu sormak istiyoruz: Bu insanlar çalıştı mı? Çalıştı. Alın teri döktü mü? Döktü. Peki o zaman neden o günler emeklilik hesabında yok sayılıyor? Devlet vatandaşına, “Çalıştın ama çalışmış sayılmıyorsun” diyemez, dememeli! Çözüm çok kolay! Staj ve çıraklık dönemleri için borçlanma hakkı tanıyın, eksik primlerin tamamlanmasını sağlayın, sigorta başlangıcını buna göre düzenleyin. Kimse sizden ayrıcalık istemiyor; sadece emeğinin karşılığını istiyor. Bizler staj ve çıraklık mağduru kardeşlerimizin ve tüm mağdur grupların haklı taleplerinin yanında olmaya ve seslerini başta Gazi Meclisimiz olmak üzere her platformda dile getirmeye devam edeceğiz.”
“SİZİN FON MESELESİNDE SABIKANIZ ÇOK KABARIK, GEÇMİŞİNİZ ORTADA!”
“Emekliye gelince kaynak yok, çırağa gelince bütçe yok, esnafa gelince imkân yok… Ama vatandaşın cebinden yeni bir para alınacaksa isim de bulunuyor, gerekçe de bulunuyor, fon da bulunuyor! Şimdi yeni bir fon üzerine çalışıyorlar: “Sağlıklı Hayata Katkı Fonu!” Sigaraya, şekerli içeceklere, atıştırmalıklara yeni vergiler ekleyeceklermiş. O vergilerden de “Sağlıklı Hayata Katkı Fonu” oluşturulacak. Bir dakika ya! Bu millet zaten bunları alırken vergi ödemiyor mu? Kazanırken ödüyor, harcarken ödüyor, akaryakıtta ödüyor, markette ödüyor. Peki şimdi, fon adı altında yeni para toplamak işi nereden çıktı?
Sizin fon meselesinde sabıkanız çok kabarık, geçmişiniz ortada! Deprem vergisi topladınız, deprem için kullanmadınız. İşsizlik fonu kurdunuz, işsiz için kullanmadınız. İletişim vergisi topladınız, iletişim için kullanmadınız. Nereden biliyoruz? Her afette ilk çöken iletişim altyapımız oluyor. Elbette; sigarayla mücadele edilsin, obeziteyle mücadele edilsin, çocuklarımız sağlıklı beslensin. Ama bunun yolu, her sorunun üzerine yeni bir vergi koymak değildir! Bunun yolu, topladığınız mevcut vergileri faiz lobilerine aktarmamaktır!”
AKFON: ADALET VE KALKINMA FONU
“Bugün buradan, hakkını talep eden, adalet arayan her bir ferdimize açık ve net bir söz veriyoruz! Saadet iktidarında biz de bir fon kuracağız! Şimdiden müjdesini veriyorum: Adı AKFON… “Adalet ve Kalkınma Fonu” olacak. Önce haksız yere milletten çalınanları geri alarak adaleti sağlayacağız. Bu fonda biriken parayı emekliye ikramiye olarak dağıtacağız! Buradan ilan ediyorum: Tüm dosyaları yeniden açacağız! Bu iktidar döneminde haksız yere elde edilen her bir kuruşun hesabını soracağız! İster borsadan ister arsadan fark etmez! Bu milletin cebinden, yetimin hakkından çalınan her bir kuruşu geri alacağız! Ve bu fon, borsada değil milletimizin vicdanında işlem görecek. Rantçıların, faizcilerin ve kul hakkı yiyenlerin, daha açık söyleyeyim fonzadelerin cebinden alıp memleketin esas sahiplerine aktaracağız.”
“SİYASETİN ARINMAYA İHTİYACI VAR”
“Tüm bu acı tablolar ve önümüze serilen hadiseler, karşımıza artık ertelenemez bir hakikati koyuyor: Türkiye’de siyasetin köklü bir arınmaya, topyekûn bir temizliğe ihtiyacı var! Siyasetin parayla arasına mesafe koymaya ihtiyacı var! Siyasetin nepotizmden, iltimastan, kayırmacılıktan, çifte standarttan arınmaya ihtiyacı var! Biz Saadet Partisi olarak yarım asırdır, devlet yönetiminde ilk prensibin “Önce Ahlak ve Maneviyat” olması gerektiğini söylüyoruz. Bizim anlayışımızda siyaset; bir zenginleşme aracı, bir tahakküm alanı, bir zümre çalışması değildir! Şu sözüme dikkat buyurunuz: Bugün mesele, birkaç kötü örneği temizlemek değildir. Mesele, siyasetin ölçüsünü değiştirmektir. Önümüzdeki dönemde, siyasette ihtiyaç duyulan bu ahlaki dirilişin, temiz siyaset zeminini kuracak ilkelerin detaylarını kamuoyunun ve milletimizin takdirine sunmak için hazırlıklarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz.”
“MEKKE’DE AÇILAN “ŞEMSİYE”NİN SAPINI KİM TUTUYOR?”
“İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü saldırılar karşısında biz bugüne kadar hep aynı çağrıyı yaptık: İslam ülkeleri bir araya gelmeli, ortak hareket etmeli, İsrail’in saldırganlığı karşısında ortak bir irade ortaya koymalıdır. Bu nedenle son günlerin ana gündem maddesi olan Mekke Anlaşması’na da peşin hükümle yaklaşmadık. “İslam ülkelerinin dayanışmasına vesile olacaksa bu kıymetlidir.” dedik. Hatta Mısır ve İran başta olmak üzere birçok İslam ülkesinin de bu antlaşmaya dahil edilmesi gerektiğini belirttik. Ancak son günlerde Mekke Savunma İttifakı’nın artık bir antlaşma metninden ibaret olmadığını görmeye başlıyoruz. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan artık “birbirimizi savunuruz” demiyor! Gerekli kuvvetlerin ve askerî imkânların Suudi Arabistan’da hızlı bir şekilde konuşlandırılması için harekete geçileceğini bütün dünyaya ilan ediyor… Yani “yeni bir savunma şemsiyesi” açılıyor. Dış politikada yalnızca şemsiyenin büyüklüğüne bakılmaz. Şemsiyenin sapını kimin tuttuğuna da bakılır. Mesele, Türkiye’nin Suudi Arabistan’la veya Pakistan’la iş birliği yapması meselesi değildir… Elbette Türkiye, İslam dünyasının büyük ülkeleriyle askerî, ekonomik ve siyasi ilişkilerini geliştirmeli, hatta bölgenin güvenliğini Washington, Londra, Paris, Brüksel veya başka başkentlere bırakmak yerine bölge ülkelerinin birlikte sağlayabileceği bir düzen inşa etmelidir. Bunu en başından beri biz dile getiriyor, bunun için çalışıyoruz.”
“KİMİ SAVUNACAĞIZ MI? KİME KARŞI SAVAŞACAĞIZ MI?
“Fakat bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şudur: Kurulan düzen, gerçekten bölgenin kendi düzeni midir? Kurulan düzen, tabelası Mekke’de asılan fakat stratejik istikameti başka merkezlerde belirlenen yeni bir güvenlik mimarisi midir? Bu soruları; muhalefet etmek için değil, üzerinde düşünmek, bir kez daha pişman olmamak, yanlışı düzeltmek için soruyoruz.
Biliyorsunuz, pazartesi günü ortak bir bildiri yayınlandı… Mekke ve Medine’yi hedef alan teşebbüsler ile Suudi şehirlerine yönelik saldırılar kınanıyor. Buna kim itiraz edebilir? Hiç kimse… Mekke’nin, Medine’nin, sivillerin, bir ülkenin toprak bütünlüğünün korunması elbette meşrudur… Fakat güvenlik ittifaklarının en önemli sorusu “Kimi savunacağız?” sorusundan sonra gelir: “Kime karşı savaşacağız?” Suudi Arabistan’ı koruyacağız tamam ama peki kime karşı savaşacağız? Bildiride saldırının faili açıkça ifade edilmiyor. Fakat bölgedeki son gelişmeler; Husiler, Yemen, İran ekseni, Kızıldeniz ve Hürmüz hattı düşünüldüğünde muhtemel çatışma alanlarının nereler olduğu anlaşılıyor. Şu tarihî uyarıyı yapmak zorundayız: Türkiye bölgenin arabulucusu olmak isterken bir anda bölgesel bir cepheleşmenin askerî tarafına dönüşmemelidir. Bir masada arabulucu, öteki masada muharip taraf olunamaz. Bu nedenle çok dikkatli olmalıyız! Türkiye çok çok dikkatli olmalıdır!”
“TRUMP MEKKE ANLAŞMASINI MEMNUNİYETLE KARŞILIYOR”
“Bakın: 8 Temmuz NATO Zirvesi yapıldı.
Bir ay sonra, 7 Ağustos Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalandı.
Ayın sonunda, 31 Ağustos’ta İstanbul’da kurumsallaşma kararı alındı.
Bir ay sonra, 25 Eylül’de üç ülkenin genelkurmay başkanları Riyad’da askerî koordinasyonu görüştü.
İki gün önce, 5 Ekim’de ‘gerekli kuvvetlerin ve askerî imkânların hızla konuşlandırılması’ kararı çıktı. Temmuz, ağustos, eylül, ekim…
Dört ay içinde güvenlik mimarisinin taşıyıcı kolonları birer birer dikildi.
Evet, ‘Bunu Amerika kurdu.’ hükmünü doğrulayacak bir belge elimizde yok.
Ancak Washington’un uzun zamandır bölgede, Amerika’nın güvenlik maliyetini tek başına taşımak istemediğini, müttefiklerinden daha fazla sorumluluk üstlenmelerini isteğini biliyoruz. Mekke İttifakı’nın bu hâli, Washington’un istediği bu düzeni üretebilecek kapasiteye sahip bir düzendir. Zaten şu soruyu sormamız gerekmez mi: Amerika bundan neden rahatsız değil? Normalde Washington’da ciddi rahatsızlık meydana getirmesi gereken bu birliktelik, tam tersine Trump tarafından memnuniyetle karşılanıyor. Şimdi daha önemli bir soru: İsrail bu işin neresinde? İttifakın meşruiyet açısından cevap vermesi gereken en önemli soru budur! İslam dünyasının üç büyük ülkesi bir saldırıya karşı birkaç hafta içinde ortak savunma mekanizması oluşturabiliyorsa, aynı refleks Filistin söz konusu olduğunda neden ortaya çıkmadı? Biz bu kürsüden, hançerimiz çatlaya çatlaya ‘Gazze Barış Gücü’ dedik… ‘Beyaz Kuşak’ dedik, bunlar ‘mümkün’ dedik… Demek ki gerçekten mümkünmüş… Ancak yönü, ajandası çok önemli… Geldiğimiz nokta şudur ki: İran’ı dışlayan, Yemen’i yalnız askerî hedef olarak gören, İsrail’in saldırganlığını güvenlik denkleminden çıkaran, Amerika’nın bölgesel yükünü Müslüman ülkelere dağıtan bir yapı ‘İslam Dünyasının Savunma İttifakı’ olamaz. Türkiye’nin yapması gereken bunun tam tersidir! Mekke İttifakı’nı -eğer devam edecekse- bütün bölgeyi kapsayan bir barış ve ortak güvenlik mimarisine dönüştürmektir; İran’la Suudi Arabistan’ı, Türkiye’yle Arap dünyasını, Pakistan’la Körfez’i karşı karşıya getiren değil, aynı güvenlik denkleminde buluşturabilecek bir perspektif geliştirmektir. Bölgemizin ihtiyacı yeni cepheler değil, yeni bir düzen inşa etmektir! Türkiye bunun öncüsü olmak mecburiyetindedir. Bu, Türkiye’nin tarihi vazifesidir. İktidarı uyarmak, teşvik etmek, doğru hamle yapıldığında desteklemek de bizim vazifemizdir.”
“HERKESİN TÜRKİYE’Sİ LAFLA DEĞİL, İCRAATLA KURULUR!”
“Bugün buradan, yeni yasama yılının ilk grup toplantısından iktidarıyla muhalefetiyle bütün siyasi partilere ve ülkemizin geleceği için sorumluluk hisseden herkese bir çağrıda bulunuyoruz: Gelin, isimler etrafında değil ilkeler etrafında buluşalım. Birbirimize karşı değil; yolsuzluğa, adaletsizliğe, yoksulluğa karşı birlikte mücadele edelim. Türkiye’mizi selamete çıkaracak ittifakı; milletimizin hayatını değiştirecek şu yedi adımla kuralım. Arınmak, AK’lanmak isteyen, herkes için, yaşanabilir bir Türkiye idealinde samimiyet gösteren tüm taraflara çağrıda bulunuyoruz.
1. Gelin hep birlikte; yolsuzluğu kârlı, mümkün ve risksiz gösteren düzene son verelim! Yolsuzluğa imkân veren bütün boşlukları kapatalım. Denetim mekanizmalarını bağımsız ve etkili hâle getirelim.
2. Gelin hep beraber; gözü açık yargı sistemine son verelim! Yargı, karşısındaki kişinin kim olduğunu görerek değil; önündeki delile ve hukuka bakarak karar versin.
3. Gelin hep birlikte ortak bir irade göstererek; kurnazlığı liyakat saymayalım! Torpili, nüfuz ticaretini, sahte başarıyı ve siyasi sadakati yükselmenin yolu olmaktan çıkaralım. Gençlerimize “Çalışan değil, bağlantısı olan kazanır.” duygusunu artık yaşatmayalım.
4. Gelin hep birlikte; yoksulluğu ve geçim sıkıntısını bitirecek ekonomik program çıkartalım! Açlık sınırını bir maaş hedefi olarak değil, altına inilmesi kabul edilemez bir çizgi olarak görelim. Çalışanı yoksulluğa, emekliyi geçim kaygısına, ihtiyaç sahibini sürekli yardıma mahkûm etmeyelim.
5. Gelin, ortak bir irade ile; siyasi ahlakı tavsiye olmaktan çıkaralım, kanuna dönüştürelim! Siyasi ahlakı kişilerin vicdanına ve iyi niyetine bırakmayalım. Açık, bağlayıcı ve herkes için geçerli kurallar getirelim. Siyasette hesap vermeyi istisna değil, temel bir sorumluluk hâline getirelim.
6. Gelin, iyi ve samimi bir niyetle; siyasetin dilini, toplumsal barışın dili yapalım!”












