Zamanın yankısı: Karaköy

Author: Hazal Kılınç

Published:

Last Modified:

Karaköy bu günlerde yalnızca bir semt değil; bir zihin haritası gibi. Her sokakta başka bir duygu, her binada başka bir hikâye gizli.

Bienal, bu yıl Karaköy’ün damarlarında dolaşan bir düşünce akımı gibi ilerliyor eski binaların taş duvarlarına, ahşap merdivenlerine, demir pencerelerine yeni bir nefes taşıyor. İçeri adım attığınızda zamanın sesi değişiyor. Sanki yüzyıllar boyunca duyulan bütün uğultular, fısıltılar, ayak sesleri bir anlığına susuyor; yerini bir başka sessizliğe bırakıyor, sanatın sessizliğine. Bu sessizlik öyle bildiğimiz türden değil; içine girdiğinizde sizi de dönüştüren, düşündüren bir sessizlik. Bienal’in Karaköy durakları, yalnızca eserlerin değil, mekânların da anlatıcı olduğu bir hikâye kuruyor.

Kimi yerde pembe bir zemin üzerine yerleştirilmiş kıvrımlı dallar görüyorsunuz, kimi yerde karanlık bir odada metalik bir gölge.

Ama her iş, bir şekilde mekânla konuşuyor.

Sanki sanatçılar değil, binaların kendisi konuşuyor:

“Ben buradaydım. Hâlâ buradayım.”

Bu bienalde dikkat çeken şey, sanatın izleyiciye yüklediği sorumluluk.

Artık yalnızca bakan değiliz; aynı zamanda tanıklık edeniz.

Her eser, kentle, doğayla, insanla, hatta sessizliğin kendisiyle ilişkimize dair bir soru bırakıyor.

Karaköy’ün bu çok katmanlı dokusu, o soruları yankılandıran bir zemin gibi.

Bir an durup yukarı baktığınızda, taş duvarların arasında süzülen ışık huzmesiyle, o pembe zemin üzerindeki kırık dal aynı hikâyeyi anlatıyor aslında:

Zaman geçiyor, şehir değişiyor, ama sanat hâlâ direniyor.

Ve bu direniş, bir slogan değil, sessiz bir nefes kadar sade.

Karaköy’den ayrılırken aklınızda bir sergi değil, bir his kalıyor.

Bir tuhaf dinginlik, bir merak, bir “yeniden düşünme” hali…

Belki de çağdaş sanat tam olarak bunu yapıyor:

Görmediğimiz şeyleri göstermekten çok, bakmayı unuttuğumuz yerlere çevirmek bakışımızı.