Vuslatı bekleyen hüzünlü yükseliş
Author: Kuddusi Doğan
Published:
Last Modified:
Kıymetli bir büyüğümüz der ki; aşk narada güzeldir, güzel olmayan edepsiz bir sevmektir. Kayseri’de, vuslatın tam noktasında, yüreğimin ücrasını canlandırdığım kime? Ne için? Yazıldığı belli olmayan bir hikayedir “ vuslatı bekleyen hüzünlü yükseliş” bazı acıların, bazı kelamların sırrıdır..
Göklerin en tepesine, bulutların şahına kadar çıktığım o vakitleri hatırlıyorum. Ruhumun kanatlandığı, her nefesimin bir bayram neşesiyle ciğerlerime dolduğu o demleri… O zamanlar dünya gözüme dar gelirdi; çünkü içimde senin sevdanın verdiği o devasa kudret vardı. Bir yükseldim ki sorma; sanki yıldızlar avcumun içindeydi, sanki kader bile önümde diz çökmüştü. Senin bir gülüşün için koca bir ömrü feda etmeye hazır, mağrur ve umut doluydum.
Sonra yaşadım… Gerçekten yaşadığımı hissettim. Sadece nefes almak değildi bu; tenimin sıcaklığını, kalbimin ritmini, toprağın kokusunu senin adınla beraber içime çektim. Her anımız bir asır gibi kıymetli, her kelamın derindi benim için. Varlığınla hayat buldum, senin gölgende yeşerdim. Dünyanın bütün renkleri senin gözlerinde toplandı ve ben o renklerin içinde kaybolurken hayatın en saf halini tattım.
Fakat felek, o amansız çarkını çevirmekten geri durmadı. Bir yükselişin elbet bir düşüşü, bir hayatın mutlak bir ölümü varmış. Ben de öldüm. Bedenen değil belki ama ruhen her gün, her saat, her saniye biraz daha eksilerek öldüm. Yokluğun, göğüs kafesime saplanan paslı bir hançer gibiydi. Sesinin yankısı silindikçe ben karanlığa gömüldüm. Ümidin bittiği yerde, o soğuk sessizlikte can verdim.
Acı olan ne biliyor musun? Onca yükselişe, onca yaşanmışlığa ve onca ölüme rağmen; menzile varamadım. Ellerim hep boşlukta kaldı, parmak uçlarım senin hayaline çarptı da gerçeğine bir türlü dokunamadı. Yollar bitti, ömür tükendi, mevsimler birbirini kovaladı ama ben o son kapıyı aralayıp da sana kavuşamadım. Dağları aştım, denizleri geçtim, kendimden vazgeçtim de bir tek senin kalbine giden o incecik köprüyü geçemedim.
Şimdi geriye sadece bu hüzünlü hikaye kaldı: Bir kez göklere çıkan, bin kez yaşayan ama nihayetinde vuslatın kıyısında can veren bir garibin feryadı. Ben sana kavuşamadım ya; artık hangi bahar gelirse gelsin, benim toprağımda çiçekler hep boynu bükük açacak.
Gecenin en koyu demlerinde, yıldızlar şahitken fısıldadım adını rüzgara. Her fısıltı, kalbimden kopan birer parçaydı sanki. Ne kadar denediysem de, hangi kapıyı zorladıysam da, senin olduğun dünyaya açılan o eşiği geçemedim. Sanki görünmez bir duvar vardı aramızda, kadere işlenmiş, silinmez bir çizgi.
Hatırlıyorum da, seninle ilk karşılaştığımda dünya durmuştu sanki. Zaman denen o acımasız kavram anlamını yitirmiş, sadece sen ve ben kalmıştık geriye. O gün, bir hayatın başlaması değil, bir efsanenin ilk satırları yazılmıştı ruhuma. Güneş bile senin gülüşünden utanır, Ay senin gözlerindeki parıltıya hayran kalırdı. Ben o an anladım, yaşadığım her şeyin seninle anlam bulacağını. Ve buldu da… Her anım, her anımız, birer inci tanesi gibi dizildi ömür tesbihime.
Ama bilmedim ki, en parlak incilerin bile kırılmaya mahkum olduğunu. Bilmedim ki, en güzel şarkıların bile bir gün susacağını. Yokluğun bir deprem gibi yıktı içimdeki bütün şehirleri. Enkaz altından çıkan her anı, bir taze acı olarak saplandı kalbime. Sesin kulaklarımda bir fısıltıya dönüştü, sonra o fısıltı da kayboldu. Teninin sıcaklığı silindi zihnimden, sadece soğuk bir boşluk kaldı.
Ne bir sözcük teselli etti beni, ne bir bakış dindirdi yaramı. Geceler boyu yastığıma damlayan her gözyaşı, sana varamamanın, sana dokunamamanın, sana kavuşamamanın yakıcı izleriydi. Belki de kaderin cilvesiydi bu; en yükseğe çıkardığını, en derine düşürmek. En çok yaşattığını, en çok öldürmek.
Şimdi, bu son nefesimde bile dudaklarımda senin adın var. Gözlerim kapandı ama ruhum hala seni arıyor. Belki başka bir diyarda, belki başka bir boyutta, bu vuslatsızlığa bir son gelir. Belki o zaman, bu hüzünlü anlatının sonuna mutlu bir son yazılır. Ama bu diyarda, bu bedende, bu ömrün hikayesi, yarime kavuşamayan bir aşığın feryadıyla bitti.
Vuslatsız Bir Ömür
Bir yükseldim göğe, bulutlar bana eş, Yıldızlar ellerimde, ruhumda bir ateş.
Sevdanın ateşiyle yandım her heves, Bilemedim ki sonu hüzünlü, sessiz.
Bir yaşadım ömrü, senle her nefes, Duydum her anında kalbimin sesi.
Gözlerinde bahar, her dem taptaze, Sandım ki bitmez bu sonsuz heves.
Bir öldüm bin kere, sen yokken yanımda,
Her nefesim bir yara, her anım zindanda.
Avuçlarım boşlukta, gözlerim dumanda, Tükendi ömür, vuslatsız bir handa.
Dağları aştım, denizleri geçtim de, Bir tek sana çıkan yollar bitmedi.
Kavuşmak hayaldi, bir düşte kaldı, Bu ömrü tükettim, sana varamadım.
Şimdi bir feryadım var, rüzgarlara karışan, Bir sızı kaldı bende, dinmek bilmeyen.
Adınla uyudum, adınla uyandım ben, Yine de kavuşamadım, yarim sana ben.