Türkiye’nin enformasyon krizi

Author: Peyami Altunsuyu

Published:

Last Modified:

AI Context Summary

Türkiye'de geleneksel medya ve sosyal medya arasındaki kriz, bireylerin gerçeklik algısını derinden etkileyen bir sorun haline gelmiştir. Toplum, farklı bilgi kaynaklarıyla boğuşurken, her iki medya biçimi de kendi ideolojik filtreleriyle gerçeği çarpıtmaktadır.

- Geleneksel medya, topluma şeffaf bir bilgi sunmak yerine ideolojik bir prizma işlevi görmekte ve sistematik bir "rıza imalatı" sürecine dönüşmektedir.
- Sosyal medya, özgürleştirici bir mecra gibi görünse de, doğrulanmamış bilgilerin hızla yayılmasına ve manipülasyona zemin hazırlamaktadır.
- Her iki medya biçimi, toplumda derin bir ontolojik parçalanmaya neden olmakta ve bireyleri farklı gerçekliklerde yaşamaya itmektedir.
- Çözüm, bağımsız ve profesyonel bilgi merkezlerinin kurulması ve gazeteciliğin yüksek standartlarla yeniden yapılandırılmasıdır.
- Medya okuryazarlığı eğitimi önemlidir, ancak asıl devrim, haber üretim sürecinde nesnel namusun yeniden tesis edilmesidir.

Her insanın yaşadığı fiziksel dünya ile olaylara dair zihninde canlandırdığı dünya arasında görünmez, devasa bir uçurum vardır. Kararlarımızı dışarıdaki nesnel gerçeğe göre değil, kendi zihnimizde kurguladığımız o “sahte çevreye” (pseudo-environment) göre alırız.

Bugün Türkiye’de geleneksel medya, sosyal medya ve toplum arasındaki o çok katmanlı krizi anlamak için, öncelikle bu temel felsefi gerçeği kabul etmemiz gerekir. Türk toplumu, uzunca bir süredir hakikatin kendisiyle değil, hakikat adına ona sunulan birbirinden kusurlu iki farklı “kafadaki resim” ile boğuşmaktadır.

Türkiye’de ana akım geleneksel medya, toplum ile gerçeklik arasında şeffaf bir mercek işlevi görmek yerine, ışığı kendi ideolojik ve politik filtrelerine göre büken bir prizma olmayı tercih etmiştir. Televizyon kanallarına veya gazete manşetlerine baktığımızda gördüğümüz şey, haber alma özgürlüğünün bir tezahürü değil; sistematik bir “rıza imalatı” sürecidir. Editoryal masalar, karmaşık toplumsal meseleleri soğukkanlılıkla analiz eden kurumlar olmaktan çıkmış; verili basmakalıp düşünceleri (stereotipleri) yeniden üreten ve topluma yukarıdan aşağıya dikte eden birer megafona dönüşmüştür. Okur ve izleyici, aydınlatılması gereken bir birey olarak değil, yönlendirilmesi ve hizaya sokulması gereken güdük bir yığın olarak telakki edilmektedir. Bu yapısal kibir, geleneksel medyanın meşruiyet krizini doğurmuş ve kamuoyunun habere olan güvenini onarılmaz bir biçimde zedelemiştir.

Geleneksel medyanın bu entelektüel iflası karşısında, toplum devasa bir reaksiyonla sosyal medyanın vaat ettiği o sözde “özgürleştirici” alana sığınmıştır. Sosyal medya ilk bakışta özgürleştirici bir mecra gibi görünür. Herkesin söz hakkı var, herkes kendi “gerçeğini” paylaşabiliyor. Ancak tam da bu nedenle, doğrulanmamış bilgi ile manipülasyon arasındaki sınır neredeyse tamamen ortadan kalkmış durumda. Bugün bir iddia, hiçbir süzgeçten geçmeden milyonlara ulaşabiliyor ve birkaç saat içinde “toplumsal gerçeklik” haline gelebiliyor. Ancak bu kitlesel göç, Türk demokrasisi için rasyonel bir agora inşa etmemiştir. Twitter, Instagram veya TikTok gibi platformlar, sağlıklı bir tartışma zemini sunmak yerine, insanın en ilkel dürtülerini, öfkelerini ve korkularını algoritmalara tahvil eden ticari mekanizmalardır.

Burada, olayları soğukkanlı bir dedektif titizliğiyle, ipuçlarını birleştirerek çözmeye çalışan analitik bir akıl yoktur; aksine, anlık tepkilerle linç kültürünü besleyen bir “hayalet kamuoyu” vardır. İnsanlar, sosyal medyada meselelerin derinine inmek için değil, halihazırda zihinlerinde var olan o basmakalıp inançları onaylatmak için varlık gösterirler. Devlet tekelindeki propagandanın yerini, dijital algoritmaların körüklediği kabilecilik almıştır. Meselelerin çok boyutlu karmaşıklığı kısa videolara ve sınırlı karakterlere indirgendiğinde, hakikat buharlaşır ve geriye sadece sağır edici bir gürültü kalır.

Bu iki kusurlu enformasyon ekosisteminin toplumsal yansıması, derin bir ontolojik parçalanmadır. Bir demokrasinin işleyebilmesi için, farklı fikirdeki yurttaşların en azından üzerinde uzlaştıkları “asgari bir nesnel gerçeklik zemini” bulunmalıdır. Oysa bugünün Türkiye’sinde, farklı haber kaynaklarından beslenen kitleler, kelimenin tam anlamıyla farklı evrenlerde yaşamaktadırlar. Geleneksel medyanın çizdiği “kusursuz düzen” tablosu ile sosyal medyanın pompaladığı “kıyamet” senaryosu arasında sıkışan birey, sarsıcı bir duygusal çöküşe ve ilgisizliğe sürüklenmektedir. Toplum, entelektüel bir müzakere yürütme yetisini kaybetmekte, her kriz anında kendi kabilesinin dogmalarına daha sıkı sarılmaktadır. Bu durum, sağlıklı bir kamuoyunun oluşması için elzem olan o “rasyonel mesafeyi” tamamen ortadan kaldırmaktadır.

Peki, bu girdaptan nasıl çıkılacak? Çözüm, ne dijital platformlara daha fazla hukuki kısıtlama getirmekte ne de geleneksel medyanın yayın politikalarını hamasetle eleştirmektedir. Bireylerin, sabah uyanıp tüm dünyadaki gelişmeleri kendi başlarına, bağımsız birer uzman gibi analiz etmelerini beklemek romantik bir yanılgıdır. Toplumsal yapı o kadar karmaşıktır ki; her yurttaşın her konuda doğru ve eksiksiz bilgiye bizzat ulaşması imkansızdır.

İhtiyacımız olan şey, bilginin toplanması ve dağıtılmasında tamamen yeni, bağımsız ve profesyonel bir kurumsal mimaridir. Siyasi partilerin gölgesinden, devlet bürokrasisinin baskısından ve tıklanma kaygısı güden ticari algoritmalardan arındırılmış “objektif bilgi merkezleri” inşa edilmelidir. Gazetecilik, bir kanaat önderliği veya holiganizm faaliyeti olmaktan çıkarılıp; veriyi işleyen, doğrulayan ve en yalın haliyle kamuoyuna sunan yüksek standartlı, bağımsız bir uzmanlık mesleğine dönüştürülmelidir. Medya okuryazarlığı eğitimi toplum için şüphesiz bir gerekliliktir; ancak asıl devrim, haberin üretim sürecindeki o nesnel namusun, analitik bir titizlikle yeniden tesis edilmesidir.Bugün Türkiye’de medya düzeni bir aynaya benziyor. Ama bu ayna artık kırık. Her parça farklı bir görüntü yansıtıyor. Sorun şu ki, kimse o parçaların bir araya geldiğinde nasıl bir bütün oluşturduğunu göremiyor.

Türkiye’nin kamuoyu, ancak hakikati kendi çıkarlarına göre büken bu iki devasa illüzyon makinesinin dışına çıkılabildiğinde sağlığına kavuşacaktır. Unutulmamalıdır ki; zihnimizdeki resimler dışarıdaki nesnel gerçeklikle örtüşmediği sürece, toplumsal düzen sadece bir gölgeler tiyatrosu olarak kalmaya mahkumdur.