TRY - Türk Lirası
EUR
15,2567
USD
13,5248
GBP
18,2805
CNY
2,1392
-2.4 C
Ankara
0.8 C
İstanbul
4.6 C
İzmir
26 Ocak 2022, Çarşamba
Diğer
    Ana SayfaYazarlarToplumsal prangalarımız

    Toplumsal prangalarımız

    Avatar of i̇brahim doğan demir
    İbrahim Doğan Demirhttps://haberton.com/
    İbrahim Doğan Demir, 2008 yılında doğdu. Tarih, felsefe ve edebiyat başlıca ilgi odağı.

    Haftanın Öne Çıkanları

    Toplumsal prangalarımız! Herhalde şu son yüzyılda en büyük kültürel değişimi, neredeyse iki defa geçiren tek bir millet vardır şu değişik dünyada, o da eminim ki bizizdir. Öyle de zaten!

    1.

    Dile kolay, 623 yıllık bir Osmanlı Kültürü’nden (daha ziyade; Türk, Arap, Fars karışımı ve Türk ögeden ziyade diğer kültürel ögelerin bilhassa dini hasepler nedeniyle daha bir ön planda olduğu su göçürmez bir kesinliktedir.) yepyeni, daha modern, daha kültürlü bir Türk kültürü oluşturuldu. Kadın varlığının bir kelimeden ibaret olduğu ve emaresinin dahi okunmadığı bir Türk, Arap, Fars karışımı melez Osmanlı kültüründen, saf ve öz bir Türk kültürü oluşturuldu, ve yüz yıllar boyunca alışılan normların dışında yepyeni normlar sunuldu bu topluma.

    Ani değişimlere kıyı bölgeler daha bir çabuk alıştı, çünkü bu ani değişimleri yapan değerli yöneticiler kıyı bölgelerinden çıkmıştı. Misal Atatürk, Selanik gibi, kültürel ve fikirsel etkileşimin aşırı derece nüksettiği bir bölgede çocukluğunu ve Manastır gibi bir kültür hazinesinde gençliğini geçirdi. Bu bölgelerde okul okuduğu dönemler de okudukları ve çevresinde ki aydın fikirlerden etkilenerek, bir toplumun makus kaderini aydınlığa çevirecek hamleleri zihninde belirleyebildi, eğer ki Atatürk’ün yaşadığı çevre farklı olsaydı, kuşkusuz yaptığı tüm devrimler bir hayal olacaktı ve şu anda laik ve her ne kadar bu aralar esamesi bile olmasa da demokratik bir ülkede yaşıyor olmayacak, ortaçağ zihniyetinden arta kalan saçma, batıl ve geçerliliğini yitirmiş absürt fikirler etrafında daimi bir hizmetkâr misali dönüp koşuşturmaya devam edecektik. 

    Bu durumdan yola çıkarak da; her insansın fikirsel, karakteristik özellikleri yaşadığı çevreye bağlıdır. Ha, belli istisnalar olabilir, o ayrı, ancak durumun demin izah ettiğim olduğu kesinkestir. Her insan olağan ve kendi içinde işleyen bir yapının içinde büyür, o yapının “doğrularına” ve “yanlışlarına” göre hayat normlarını oluşturur ve o yapıya belli bir yaşa geldikten sonra katkıda bulunmaya başlar. Eğer bu çevre aydın ve yeniliği kendisine doğru edinen bir çevre ise, kuşkusuz o çevre içinde büyüyen çocuklar da, bilinçsel ve fiziksel gelişimlerini tamamladıkları zaman o çevrenin normlarına göre, doğruluk normuna hizmet edecek ve “diğer” insanlar gibi veyahut onlardan daha da yenilikçi hareketler de bulunarak yaşamını sürdürecektir.

    Bizim toplumuzda ki, cumhuriyet öncesi, daha doğrusu cumhuriyet devrimleri öncesi döneme gidelim. Toplum karmakarışıktı. Kimin ne, neyinde ne olduğu belli değildi. Herkes birbiri içinde karışmıştı. Bu tespit tabi ki de Osmanlı Devletinin gelişmiş metropolleri için geçerliydi. Yoksa ta Medine de, ya da Anadolu’nun göbeğinde ki Konya’da, atıyorum, balkan milletlerinden Sırplar da yaşıyordu diyemeyiz, tabi ki de bu denli karışmamıştı ülkenin her yerinde ki nüfus yapısı ancak, demin de belirttiğim gibi gelişmiş metropollerde durum çok değişikti. Her milletin kendisine göre adetleri vardır, bu da ister istemez taşkınlıklara sebebiyet veriyordu.

    Mesela Fransız Devrimi itibariyle dünyaya salınan ve ileri de Cumhuriyetin kurulmasında temel teşkil edecek olan milliyetçilik akımı, balkanlarda yaşayan toplumları laf gelimi azıttı. Özellikle Yunanlılar 400 küsur yıllık bir temelden Türk olduğunu iddia eden bir Osmanlı yönetiminden sıkılmış, kendi içinde, kendisini yönetmek istiyordu ve istek sonucu Yunanistan diye tabir ettiğimiz, o dönemin Osmanlı topraklarında çeşitli ayaklanmalar, isyanlar çıkarttılar.

    O bölgeler de hiç de azımsanmayacak derecede bir Türk nüfusu olduğundan kesinkes bahsedebiliriz ve bu durum, Yunanlılar ile zaman zaman, o bölgeler fethedildiği zamanlarda Osmanlı devleti tarafından, Anadolu’nun değişik yörelerinden iskân ettirilen Türkler arasında tatsızlık çıkarabiliyordu. (Küçük bir dipnot olsun, her ne kadar konumuzla pek bir alakası olmasa da bahsetmeden edemeyeceğim, Atatürk’ün ailesi de, aslen Aydın civarlarında yaşayan, Osmanlı tarafından Selanik mıntıkasına iskân ettirilen bir ailedir, yani Atatürk’ün ailesi köken itibariyle Aydın ve civarına mensuptur memleket bakımından.) Bu durum da, farklı kültürlerin, belli bir zamandan, daha doğrusu, belli bir aydınlanmadan sonra bir arada yaşayamayacaklarının en etkili örneğidir.

    Bir diğer yandan Osmanlı toplumunda amansız bir cehalet hakimdi. Kendi halkımızın yaşadığı İç Anadolu, Güney Doğu Anadolu Ve Doğu Anadolu bölgelerinde ki katı İslam kültürü, başta kız çocukları olmak üzere, bölge de ki yaşama vurulan büyük bir prangaydı. Halkın cehaletinden ve kültürsüzlüğünden istifade eden –ki şuanda edenler var- ve kendi çıkarları doğrultusunda bir “İslam” inancı ortaya atıp, kitleleri peşinden sürükleyen adamlar türemişti ve kitleler de bu sahtekarların peşinden gitmekte hiçbir sakınca duymuyordu, bu durum elbette ki kültürümüzde  bu zamanda bile elinden kurtulamadığımız batıl inançları doğurdru. Yazımızın iskeleti de noktadır!

    2.

    Her daim övündüğümüz Anadolu kültürünün çok ama çok iğrenç bir sözü vardır, bilmem bilir misiniz. “Karının karnından sıpayı; sırtında sopayı eksik etmeyeceksin.” Bu sözü hala bu devirde 21.yy’de kullanan insanlar var. Bu fikirleri savunan insanların desteklediği kişiler ülkemizi yirmi yıla yakındır yönetiyor, ve 21.yy’de ikinci kültürel dönüşümümüzün sağlanmasına zemin hazırlıyor. Bu devirde olan kültürel dönüşüm, maalesef ki cumhuriyetin ilk dönemlerinde ki gibi iyi bir dönüşüm değil.

    Uzun yıllardan beri yönetilen, ve darbeciler tarafından ülkenin yönetimine taşınan Siyasal İslamcılık akımı ülkemizi, hatta ve hatta toplumumuzu, kültürümüzü geri dönülemez bir uçuruma sürüklüyor. Bir kültür bu kadar çabuk değişemez demeyin sakın! Değişim çoktandır başladı da farkında değiliz. Bir şeyler, birileri tarafından, gizlice, insanlara fark ettirilmeden yerinde çekiliyor ve yerine başka şeyler konuluyor. Bunları da “yeni şeyler”miş gibi günlük hayatımıza eklemekten çekinmiyoruz. 1998 döneminde başlayan ve şuan devlete hakim olan katı ve geri fikir akımına maalesef ki arkasına sığınmalarına yer verecek başörtüsü yasakları furyası başladı.

    Toplumsal prangalarımız
    Toplumsal prangalarımız

    Bu durum üzerine, hali hazırda hem giyim hem de fikir açısından son derece mantıklı bir açıklılıkta bulunan Türk kadını, bu durum ile ani bir kapanmaya doğru itildi. Bu durum sadece kadınlarda bir değişimin olduğunu göstermiyor. Aynı zamanda hakiki Türk kültüründe olmayan ve arabesk kültür ile günlük yaşamımıza giren “maço erkek” kılıfı toplumumuzun şu an ki hale, şu an ki çökmüş hale gelmesine yardım ve yataklık etti. Kadın cinayetlerinin önü açıldı. Medeni dünya da kabul görmeyecek şekilde ve biçemde olan fikirler yeniden hortladı ve o hiç düşünmeden geçip gittiğimiz reels’lara düştü.

    Sözde kendilerini din adamı olarak tanıtan insanlar, bu denli bir ahlaki çürümeye ses çıkartmazken, sadece ama sadece kadınların giyimi üzerinden sözde “din adamlıklarını” yapmaya başladılar. İslam yeniden bir baskı aracı olarak kullanılmaya başlandı ve bu durum kitleleri dinden soğuttu. Bir şeyi dayatmak, o şeyden soğumaya, zamanla da nefret etmeye zemin hazırlar. Yıllar beridir özellikle darbecilerin kendilerine kılıf olarak kullandıkları Atatürk ve Kemalizm dayatmacası toplumun Atatürk’ten git gide uzaklaşması ve uzaklaşmanın sonucu, Atatürk’ten haz etmeyen çevrelerine etkisi altına girip Anti-Kemalizm diye bir fikir akımı ortalığa atılmasıyla sonuçlandı. Bu sebepten ötürüdür ki hiçbir şey zorla dayatılmamalıdır. Aksi takdirde dayatılan şey iyi de olsa, insan özgürlüğüne muhtaçtır ve belli bir zaman için de olsa özgür olabileceği bir alana her ne kadar kötü de olsa gitmekte asla ama asla sakınca görmez.

    Şimdi özgürlükten kastımıza bakalım. Toplumsal prangalarımızdan biri de kesinlikle budur. Şimdi her yerde özgürlüğü överken, acaba bu ilkeyi pratikte ne kadar uyguluyoruz? Bu durum son derece tezatlık oluşturur. Kendimizi neden bir şeye mecbur hissederiz, bu soru beni sürekli düşündürür. İçinde yaşadığımız topluma adapte olayım diye, gerçeklerden uzaklaşan bir toplumda yaşıyorsak eğer, sırf bunun için gerçekten ve doğrudan uzaklaşacak mıyız? Bir dağın öte yüzünde ne olduğunu bilmeden nasıl o dağa tırmanmayı ve ardına ulaşmayı düşünüp, çabalayabiliriz?  Ama farklı bir perspektiften baktığımız zamanda, bu duruma insan zorlanıyor.

    Topluma kesinkes adapte olmayı bir dayatmaca olarak dayatılıyor bireye ve bu durumda bireyin çoğunluk karşısında direnme gücü kırılıyor. O zaman şu soru akıllara gelecektir. Her insan topluma bir şekilde adapte oluyorsa eğer, toplum kötüyse kötü; iyiyse iyi oluyorsa, o zaman, toplum nasıl bu yöne eviriliyor?  Her birey içinde yaşadığı toplumun normlarına göre yetişir ve buna göre hayatına devam eder. Ancak bazı durumda toplumun yaşayış şeklini ve normlarını değiştirecek durumlar olur.

    Bu durumlarda kimi zaman toplumun kendisine vurduğu prangalar kırılır, kimi zamansa daha da şiddetli bir şekilde kullanılır. Afganistan da son dönemlerde umut verici gelişmeler duyuluyordu, ta ki Taliban başa geçene kadar. Taliban’ın kurulmasıyla o toplumun normları değişti, farklı bir boyut kazandı. Şartların değişmesiyle beraber, şartlara hakim olan fikrin normalleri gün yüzüne çıktı ve iyilik ile kötülük kavramları adeta yeniden düzenlendi. Tabi bu durumun pek iç açıcı olduğunu söylemek yalandan başka bir şey olarak nitelendirilemez doğrusu.

    3

    Birkaç hafta önce yazdığım yazı olan Sosyalizm ve Kapitalizm Merceği Altında Başarmanın Zorunluğun da şimdi bahsedeceğim konu olan başarma zorunluluğuna değinmiştim. Şimdi biraz daha detaya inerek, o yazıda söylemeyip, içimde kalan fikirleri/düşünceleri söyleyeceğim.

    Maslow Teorisi olarak bildiğimiz ihtiyaçlar hiyerarşisinde;

    1. Fizyolojik gereksinimler : nefes alma, besin ihtiyacı, su, cinsellik, uyku, sağlıklı ve düzenli işleyen metabolizma, boşaltım.
    2. Güvenlik gereksinimi : Beden, iş, kaynak, ahlak, aile, sağlık ve mülkiyet güvenliği.
    3. Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi : Arkadaşlık, aile, cinsel mahremiyet.
    4. Saygınlık gereksinimi :  Özsaygı, özgüven, başarı, başka insanlara saydı duymak, başkaları tarafından kendine saygı duyulduğunu hissetmek.
    5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi :Erdemli, yaratıcı, içten, problem çözücü, önyargısız ve hakikatleri kabul eder olmak,

    Baştan sona, insan yaşamında ki gerekliğinde ki sıraya göre bu ihtiyaçlar belirtilir. Bizim üzerinde düşündüğümüz  konuyla ilgili olan 5. Maddedir.

    Toplum bu ihtiyaçlara göre bireyi şartlandırır. Hani halk arasında sık kullanılan bir söz vardır ya, büyük adam olmak,  herkese göre farklı olan bu “büyük adam olmak” sözü insanlar tarafından değerli olarak görülmek için tek yol olarak görülür ve buna başarmak denir. Önce ki yazımda bu “başarmak” kelimesinden ne kasıt edildiğinin belirtilmediğini anlatmaya çalıştım ve önce ki yazıda bu argüman üzerinden ilerlemiştik.

    İnsanlara dayatılan bu “başarmak” zorunluluğu bu topluma vurulan bir prangadır!

    Toplum olarak yükselmemizin yegâne ve biricik yolu kuşkusuz bize dayatılan bu prangaları elimizin tersiyle bir zahmet itmek en doğru ve mantıklı davranış olacaktır. Fikirlerimiz, hayallerimiz, tutkularımız… hepsi genel olarak; din ve toplumun dayatmacalarıyla yok oluyor ve sindiriliyor. Sindirilen duygular kaybolmaz, kayboldu zannedilir. Dışa vurumu olmayan tutkular ve fikirler zamanla insanın içinde bir ağ oluşturur ve o ağ zamanla bireyi sarar sarmalar, Onu kendi içine hapseder. Her insanın içi bir hapishanedir, yalnız kendi rızasıyla!

    En büyük hapishanemiz kendimizizdir, korktuğumuz için dışa vuramadığımız duygular, istekler ve tutkular da o hapishanenin gardiyanı olur. Önemli olan önce toplumun ve bilahare kendimizin ördüğü ağları yırtıp, aydınlığa çıkartabilmektir benliğimizi. Nietzsche’nin Üstinsan tanımına göre olmalı birey. Bir hedef belirlemeli, ancak bunu kendi yaşam ve düşünce perspektifine göre yapmalı, kati surette başka kimselerin, en yakınlarının dahi etkisinde kalmadan yapmalıdır bunu, aksi mutsuz bireyler ve yapı taşı olduğu için mutsuz, kargaşa içinde, basiretsiz yönetilen çökmüş bir toplum düzeni yaratmaktan öteye gitmez, üstüne üstlük bunu her birey kendi elleriyle yapmış olur.

    Kendimizi sürekli bir kılıfın ardına saklamak istencindeyiz. Ben şuyum, şucuyum, ben bundanım, bucuyum, diyerek esasında kendimizi kandırırız. Bir fikre veya bir kimseye kendisini fena halde kaptıran insanlar kuşkusuz cahil, kendini gerçekleştirememiş, yani kendi yaşam ve düşünce perspektifinde belirlediği hedeflerin (bu tür adamlar bırakın belirledikleri hedefi yakalayamamayı, hedef bile belirlemezler kendilerine) hiç birini gerçekleştirmemiş olmanın eziklik duygusu içinde kıvranırken kendilerini bir önderin ya da bir akımın arkasında egolarını tatmin etmek peşindedirler. Basiretsiz ve zalim yöneticilerin şakşakçılığını yapan kimseleri de rahatlıkla bu tanıma dâhil edebiliriz ve başköşeye oturtabiliriz!

    Genel olarak baktığımızda bir toplumu toplum yapan temel unsurda, o toplumu çökerten unsurda dindir. Din eğer ki, amacına uygun biçimde, insanları bir arada düzgün bir şekilde yaşatmak için kullanılırsa ne ala, yok tam zıddı şekilde kullanılırsa, o toplumdan hayır gelmeyeceğini anlayabilmemiz için önümüzde nice üzüntü verici emsal vardır.

    Din adı altında toplumda yıllarca çeşitli insanlar ve fikirler soyutlandı. Yetmedi çoğu kez öldürüldü bile. Bu sadece İslam dinine ve diğer Semavi dinlere inanan toplumlar için geçerli değil; mesela, Antik Yunan filozofu Sokrates bile o dönemin kapalı fikirli cahil inançları doğrultusunda yummuştur gözlerini bu hayata, uzun uzun kafa patlattığı, tartışmalar yaptığı doğru ve eğri, hayatın anlamı konularında, ölümün tek gerçek ve tek anlam olduğunu yüzüne bir tokat gibi çarpıldığını anlayarak bir kuş misali uçup gitti. Geriye ne kaldı peki? Elbette ki fikirleri. Kendisi yazmazdı ancak öğrencisi Platon sayesinde fikirlerinden haberdarız ve değerli düşüncelerin önünü ölümün bile kesemeyeceğini anlamışızdır hepimiz.

    Bu baskıya kurban giden sadece Sokrates değil elbet. Daha nice düşünce ve fikir adamı bu uğurda hiçe sayılarak kurban edildi.  Gidenlerin ardından güçlü olan cehaletin şakşakçıları tarafından sevinç oyunları oynandı, kurbanlar kestiler dünyadan bir akıllı adam daha gitti diye.

    Çağımızda halen süregelen bu ve buna benzer prangalardan kurtulmadıkça, kendimizi 21. Yüzyılın gerekliliklerine uyarlamadıkça, açık fikirlere kafamızı açmadıkça, işi dosta değil, ehil olana vermedikçe, adaleti ve eşitliği her alanda temin etmedikçe, korkunun yerini insanlara güveni aldırmadıkça, bu ülke ve bu ülkenin değerli insanları her daim bu coğrafyada acı çekmeye ve basiretsiz, zalim yönetimler altında amansızca ezilmeye ve halktan çıkıp ta kendini üstün gören kimseler tarafından hor görülmeye hiç ardı arkası kesilmeden devam edilecektir. Bu durumun aksini sağlamak hepimizin görevidir çünkü en büyük hapishane kendimizizdir!

    Haber Bültenimize Abone Ol

    En son haberler, teklifler ve özel duyurulardan haberdar olmak için.

    Çok Okunan Kategoriler

    Güncel Haberler

    İlgili Haberler