Teslimiyeti kabul etmeyenler

Author: Ömer Kırlı

Published:

Last Modified:

Teslimiyeti kabul etmeyenler… Yörük Ali Efe, Muğla’nın tozlu yollarından Aydın’ın sarp dağlarına kadar adı rüzgârla yazılmış, halkın sinesine mühürlenmiş o koca yürekli bir adam.

Bugün Ege’de bir zeybek havası duyulsa, yürekler hâlâ onun heybetiyle titrer. Bu sevgi öyle kuru bir hayranlık, basit bir yerellik değil; bir toprağın, kendi öz evladına, kendi kurtarıcısına duyduğu bitmeyen, tükenmeyen vefadır. Çünkü o, bu topraklarda imkansızlığın sadece korkakların sığındığı bir liman olduğunu, iman etmiş bir adamın önünde hiçbir setin duramayacağını ispatlamıştır. Eskiler “Kader gayrete aşıktır,” derler. Öyle ya; bir yanda koca bir imparatorluğun enkazı altında ezilmiş, silahı elinden alınmış, umudu çalınmış bir halk…

Diğer yanda ise “Bitti” diyenlere inat, “Yeni başlıyoruz” diyen bir avuç deli yürek. Tarih bazen rakamların içine saklanır ama o rakamlar kuru birer sayı değil, imanın ve inadın matematik halidir. Sıkı durun, bu benzerlik tesadüf olamaz: Tıpkı Atatürk nasıl 18 kişi ile Kurtuluş Savaşı’na başladıysa, Yörük Ali de Kuva-yı Milliye’ye 17 kişi ile başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs’ta Samsun’a ayak bastığında yanında kendisi dahil 18 kişilik bir kurmay heyeti vardı. Koskoca bir memleketin kurtuluş planı, o 18 adamın yüreğinde taşıdığı ateşle ısınmaya başladı. Ege’nin efeler diyarında, Yunan postalı toprağı kirletirken; Yörük Ali Efe, 1 Haziran 1919’da Çine’nin Yağcılar Köyü’nde ayağa kalktığında yanında tam 17 kişi vardı.

Biri düzenli ordunun küllerini savurmak için Samsun’dan, diğeri halkın direniş ateşini yakmak için Ege dağlarından aynı ufka baktılar. Biri “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” diyordu, diğeri ise Malgaç Çayı’nın kenarında o 17 kişiyle birlikte ilk kurşunu atarak bu kararı mühürlüyordu. İşte burada şu kadim hakikat tecelli eder: İmkansızlıklar inanmış yüreklerde bir engel değildi; engel sadece göreceliydi. İman ve inanmışlık var ise gerisi, hele ki vatansa teferruattı. Kurtuluş Savaşı, işte bu “nicelerinin” canından geçip vatanından geçmemesiyle kazanıldı. Efe, sadece dağda gezen bir savaşçı değil; Muğla sokaklarında adaleti sağlayan, Belediye Parkı’ndaki çınar ağacının altında mahkemeler kurup halkın derdine derman olan onurlu bir duruşun adıdır.

O 17 kişiyle yola çıkarken arkasında ne banka hesapları ne de devasa cephanelikler vardı. Sadece sarsılmaz bir iman vardı. Ve en büyük sınav, zaferden sonra geldi. Düşman denize dökülüp alkışlar göğe yükseldiğinde nefis devreye girmedi. Efe, kendisine teklif edilen rütbeleri, parayı, pulu, siyasetin o pırıltılı ve kirli koltuklarını elinin tersiyle itti. Tüfeğini duvara astı, Yenipazar’daki çiftliğine döndü ve o tarihe geçen mühür cümleyi kurdu: “Ben vazifemi yaptım.” İşte asıl destan buradadır. Kahramanlık, savaş bittiğinde evine sessizce dönebilme asaletidir. Bizim tarihimiz şanlıdır, her zerresinde binlerce isimsiz kahraman, nice gizli destan saklıdır.

Eğer bugün bu topraklarda özgürce başımız dik yaşıyorsak; bu, ne bir lütuftur ne de birilerinin bize hediyesidir! Bu özgürlük, atalarımızın o imkansızlıklar içinde verdiği kanlı, imanlı ve onurlu mücadelenin bize bıraktığı en mukaddes mirastır. Biz bugün varsak, o 17’ler ve 18’ler o gün canlarından vazgeçtikleri içindir. Onlar yanmasaydı, biz bugün bu aydınlıkta olamazdık.Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Yörük Ali Efe’ye ve bu vatan toprakları için canını feda eden tüm şehitlerimize binlerce kez minnet olsun! Ruhları şad, emanetleri başımız üstünde olsun.