Story’e atılmayan yaşam yaşanmış sayılır mı?
Author: Peyami Altunsuyu
Published:
Last Modified:
Düşünsene, Julius Caesar TikTok kullanıyor.
Kolezyum’da gladyatör dövüşü var ama sen onun yerine elinde telefon, story’e “#ProudEmperor #SpartacusVibes” yazıyorsun.
Yani adam öldürüyorsun ama filtreli.
Bak açık konuşayım: Biz artık bir şey yaşamıyoruz.
Biz bir şeyin yaşanıyor gibi gözükmesini optimize ediyoruz.
Popüler kültür artık yeni dinimiz.
Eskiden insanlar tanrılara tapardı, şimdi trend topic’lere.
Eskiden insanlar ayin yapardı, şimdi “Barbie filmi izleyip pembe giydim” akımı başlatıyor.
Ve hayır, bu ironi değil; bu toplumun algoritmayla evlenmiş hali.
Artık ahlaki pusulamız diziler, kişisel gelişim kitabımız Reels ve modern putperestliğimiz influencer’lar.
Cahil köylü “Ay tutuldu, Tanrı kızdı” derdi.
Şimdiki versiyonu: “Taylor Swift unfollow attı, ilişkiler yıkılıyor.”
Sosyal medya ise tam bir dijital panoptikon.
Foucault yaşasa, TikTok’u incelerken sinir krizi geçirirdi.
“Disiplin ve Ceza” yazarken düşünmüştü: “Herkes birbirini gözetliyor.”
Ama Foucault bile muhtemelen şunu hayal etmemişti:
İnsanlar kendi hayatlarını gözetletmek için sıraya girecek.
Özel hayat mı?
Şaka mısın?
Artık doğumdan ölüme her şey highlight.
Evleniyorsun: Story
Tartışıyorsun: Tweet
Ağlıyorsun: Close Friends
Boşanıyorsun: YouTube Vlog
“Mahremiyet” dediğimiz şey, şu an sadece şifreyi yanlışlıkla birine vermemekle sınırlı.
Tarihten örnek verelim mi?
Napolyon, İtalya’yı işgal ettiğinde selfie çekmedi.
Churchill, savaş ilan ederken “boomerang” atmadı.
Nazım Hikmet, sürgündeyken “Biraz hüzün biraz da Ankara vibes” yazmadı.
Şimdi sen eline kahveni alıyorsun, altına yazıyorsun:
“Her şey çok güzel olacak ☕✨”
Hayır, olmayacak. Çünkü hayat bir story değil. Çünkü bu bir sosyal medya kurgu senaryosu değil.
Ve sen hayatını Netflix pilot bölümü gibi yaşamaktan vazgeçmedikçe, hiçbir şey güzelleşmeyecek.
Sosyolojik açıdan baktığında da Baudrillard’ın kabusu gerçekleşti:
“Simülakrlar ve Simülasyon” tam da bu işte.
Gerçekliğin yerini temsiller aldı.
Ama bugün geldiğimiz noktada, o bile yetersiz.
Artık gerçeklik, temsilin algoritma versiyonuna göre revize ediliyor.
Yani sen mutsuzsun, ama “like” geldiği için moralin yerine geliyor.
Açsın, ama kahveni “latte art” yaptırdığın için gururlusun.
Yalnızsın, ama dijital kalabalıklar içindesin.
Hepimiz mutluymuş gibi yapıyoruz, çünkü mutsuz görününce etkileşim düşüyor.
Ve en acı gerçek şu: Biz bunu istiyoruz.
İtiraf et.
Fotoğrafını kimse beğenmediğinde moralin bozuluyor.
Filmi izlerken aklına gelen ilk şey “nasıl yazsam tweet’i?” oluyor.
Arkadaşınla bir yere gittiğinde en önemli gündem: “İyi fotoğraf çekilmiş miyiz?”
Senin hayatın, artık senin değil.
Senin hayatın, timeline’ın.
Senin anıların, dijital cache.
Senin ruh halin, sosyal medya dinamikleriyle şekilleniyor.
Artık şunu net konuşalım:
Ölmeden önce yaşanacaklar listesi değil,
Paylaşılmadan önce yaşanacaklar listesi hazırlıyoruz.
Dostoyevski bugün yaşasa, şöyle derdi:
“İnsanoğlu her şeyi yaşar ama story atmadan yaşayamaz.”
Biri senin hakkında “ya bu çocuk çok dolu biri yaa” dediğinde,
bunu senin paylaştığın kitap story’sine bakarak söylüyorsa…
…o kitap okunmamıştır.
Ama merak etme.
Highlight’a kaydedilmişse, sanki okunmuş gibi görünür.
Ve günün sonunda, zaten tek derdimiz bu değil mi?
“Gibi görünmek.”