TRY - Türk Lirası
EUR
18,1347
USD
18,5885
GBP
20,6791
CNY
2,6122
14.8 C
Ankara
18.6 C
İstanbul
23.3 C
İzmir
7 Ekim 2022, Cuma
Ana SayfaYazarlarSessizliğe gizledim kendimi, Durma konuş benimle

Sessizliğe gizledim kendimi, Durma konuş benimle

Bir sabah melteminin kadife dokunuşuna benzeyelim seninle yeniden… Yüksek bir dağ başının özgür ve asil duruşuna benzeyelim biraz da… Sonra biraz da denize benzeyelim, deniz ki sonsuzdur… Benim bu sensizliğe uyanıp duran gözlerimi al benden…

Züleyha Palo
Züleyha Palohttps://haberton.com/
Züleyha Palo 1983 Erzurum doğumlu, Kendinin farkına vardığından beri kitap okuyor Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü’nünden mezun oldu ve şuan öğretmenlik yapıyor.

Haftanın Öne Çıkanları

Sessizliğe gizledim kendimi, durma konuş benimle, yoksa kendini unutacak bu adam… Durma konuş benimle kendime yedi kat yabancı olmadan…

Böylesine kalabalık bir dünyada sesleneceğim kimse kalmadı, belki de ben kapattım kendimi seslere ve seslenişlere… Seninle konuşmayı seviyorum Ela, dinlediğini hissedebiliyorum; tek eksik şu, cevap vermiyorsun, işte onun için de sadece gökyüzüne bakıyorum, minik bir yıldız göz kırparken kalbim kayıyor sonsuzluğa, ötelerden sesleniyorsun bana, Asaf diyorsun… Ah benim adımı gökyüzüne taşıyan sevgilim… Dediğim gibi yanına gelmek için ilahi emri bekliyorum, yapmayacağım senin gibi, daha gencecikken durdurmayacağım kalbimi…

Ah Ela… Neden… Oysa henüz yirmi bir yaşındaydın… Tükenen kelimelerin ardında kalan bir yalnızlığım… Kelimelerin ilk anlamlarına götür beni… Gerçek anlamlarına, insana bulanmamış anlamlarına… Hz. Âdem’in hafızasındaki ilk ve mükemmel anlamlarına götür beni Tanrı’nın ruhundan doğan kelimelerin… Aşkın ilk anlamına… Dostluk, barış, özgürlüğün ilk anlamına götür… Bir sözlük üret bize, dünyamıza ki tüm tanımlar aşkın adıyla başlasın… Aşk ki güzelleştirir, sevgi ki güzelleştirir, hoşgörü, barış, anlayış, merhamet güzelleştirir… Güzelleşip güzeller güzeli Tanrı’mıza benzeyelim…

Sessizliğe gizledim kendimi, durma konuş benimle
Sessizliğe gizledim kendimi, Durma konuş benimle

Bir sabah melteminin kadife dokunuşuna benzeyelim seninle yeniden… Yüksek bir dağ başının özgür ve asil duruşuna benzeyelim biraz da… Sonra biraz da denize benzeyelim, deniz ki sonsuzdur… Benim bu sensizliğe uyanıp duran gözlerimi al benden…

Babamı ağladığında gördüğüm ilk anı, seni yatağında nefessiz yatarken gördüğüm o anı, yalnızlık tercihtir ama kimsesizliğin kalbime esen soğuk rüzgârını, gecelerin sessizliğini, kör ve sağır aynalara bakarken bu kendine küsmüş adamı al benden… Sessizliğe gizledim kendimi, durma konuş benimle, yoksa kendini unutacak bu adam… Durma, konuş benimle kendime yedi kat yabancı olmadan… Sesimi hatırlat; ilk söylediğim, kendimi duyduğum, kalbimi fark ettiğim o şarkıyı hatırlat… Şarkılar ki hepsi birer katil; uzayan gün batımlarında bakışlarımızdan içeri sızıp öldürmedi mi bu şarkılar kalbimizi… Sıkışıp kalmadı mı ruhumuz bir kalp çarpıntısında… Sen bilirsin bunları, anlarsın sen, bilirsin aşkın sonsuzluğunu…

Bana Asaf biz sonsuzuz derdin… Neden diye sorunca biz aşkız çünkü derdin… Bilirsin aşkın sonsuzluğunu… Sonsuzluğa inanıyorum Ela, ilahi bir sonsuzlukta senin yanında ve Tanrı’nın kucağındaki kedersizliğe inanıyorum… Bu, teselli… Bu, var olmuş olmanın ve ölümün tesellisi… Dünya diyarındaki bu sonuçsuzluk böyle bir sonsuzluğa akıp gitmekte… Bilirsin ve de hep bilirdin bizi en mükemmel Tanrı önemsiyor… Severdin onu, biricik Tanrı’nı severdin…

Belki bunun için mi vakitsiz terk ettin Ela, anlamımızı, aşkımızı, cümlelerle kalbimize dokunuşlarımızı, gözlerimizde büyüyen sevgimizi, dahası bizi işte Ela bizi, ki biz bir araya gelince en anlamlı bütün olurduk, bunun için mi, biricik Tanrı’n için mi terk ettin… O’nun kucağı için mi… Yazmışsın mektupta ölünceye kadar yaşa diye; yaşıyorum ölümünün ardından, kalan olmak kolay değil, anı var… Birlikte yaşlanmamıza izin verseydin sana söyleyeceklerim vardı daha…

Sessizliğe gizledim kendimi, durma konuş benimle, yoksa kendini unutacak bu adam… durma konuş benimle kendime yedi kat yabancı olmadan…
Sessizliğe gizledim kendimi, durma konuş benimle, yoksa kendini unutacak bu adam… Durma konuş benimle kendime yedi kat yabancı olmadan…

Kalbime batacak şeyler yapma diyecektim… Gözlerin bu kadar bir uçurum olmasın diyecektim… Sonra saçlarının dalgası… Sonra ağlayış barındıran masum gülüşün… Sonra sessizliğin… Sonra ıssızlığın… Umutsuz duruşların… Dalıp gitmelerin… Kendinde kaybolmaların… Bunları yapma diyecektim, kalbime batma diyecektim bu kadar bir masumluğunla… Diyemeden gittin, kalbime batıyor şimdi cümle olamamış bu anımsayışlar… Seni hiçbir zaman çözmeye kalkışmadım; çözümsüzlüğünle güzeldin, sonsuzluğunla, masumluğunla, sır içre sırlığınla… Masum varlığın kalbime batardı, yokluğunun gerçeği kalbimi öldürüyor… Çarparken sen diyor kalbim, bir de Tanrı’m, Ah Tanrı’m…

Cuneyt arkin - yazarlar - haberton

Cüneyt Arkın da öldü biliyor musun, Tayfun Talipoğlu, Levent Kırca, Tarık Akan… Yaşar Kemal’in dediği dizeleri öylesine haykırmak istiyorum ki… O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler / Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık… Sezai Karakoç da öldü Ela… Uzatma dünya sürgünü mü benim diye seslenmişti En Sevgili’ye… Bitti onun da dünya sürgünü… Ruhunu ve kalbini dinleyen bu insanlara sürgündü dünya… Gittiler… Sürgünden Tanrı’nın kucağına güzelim kalpleri ile gittiler…

Sürgün ülkesi miydi bu dünya… Sadece bu muydu…? Bir gülüş, bir huzurlu bekleyiş, bir mavi, bir kuşun kanadı, bir uçurtmanın süzülüşü, bir dost selamı, bir anne sevgisi, bir gökkuşağı çılgınlığı, bir ergenlik, bir gençlik, bir on ikiden vurma, bir ekmek, bir yudum, bir doyuş da değil miydi bu dünya…? Bir seviş, bir güzel bakış, bir anlamlı cümle, güzel sonla bitmiş bir duruşma, bir mutluluk vakti de değil miydi bu dünya…? Bana sorma, ben hala kelimelerin ilk anlamını istiyorum senden, masumluğun ilk tanımını, arınmışlığını…

Zamanın dik yokuşunu, akreple yelkovanın dönüşsüz tırmanışını yani gidişine bırakmışken, kum saatinde keder çöl olmuşken, mavi öksüz kalmışken, çocuk bakışındaki masumiyet bizlere layık değilken, ölmüşken, bitmişken, kahrolmuşken lanet bir çağda sürüklenişimizi de söylemeliyim sana… Anlamsız üretkenlik şarkılarda bağırırken, sanat yerin dibini hiç bu kadar görmemişken, türküler hala berrakken ama, lanet bir çağda sürüklenişimizi de söylemeliyim…

Tahammül tahakküme dönüştü… Ah Ela daha neler neler… Bir sürgün yeri miydi bu dünya, yoksa neydi… Ne oluşumuzu durup sorgulamadan, ben de onlardan biri, senin Asaf’ın kelimelerin ilk anlamlarını merak ediyorum… İlk gün doğumunu, ilk gün batımını, belki çılgınlık ama ilk depremi, ilk seli, ilk çiçeği, ilk ağacı, Hz. Adem ve Hz. Havva’nın dünyadaki ilk adımını, ilk uyanışını, ilk kelimesini, kelimelerin ilk anlamlarını merak ediyorum… Seviyorum deyip sevmeyi yani…

Kelimelerin ilk anlamlarını yaşamak… Güneşi doğuran ve batıran Tanrı’ya şükrederken kendimi senden bir türlü alamazken, yokluğun saygı duyduğun en aziz anı iken konuşuyorum ben senle… Kapattım kendimi seslere, seslenişlere… Tükenen kelimelerin ardında kalan bir yalnızlığım… Kelimelerin ilk anlamlarına götür beni… Gerçek anlamlarına, insana bulanmamış anlamlarına…

Fikrinizi Belirtin

Yazı ilginizi ne kadar çekti?
Yazı konuya hakim mi?
Yazı okunabilir mi?
Yazının görseli yazıyla uyumlu mu?
Yazıyı arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Reviews (0)

Bu makalenin henüz bir incelemesi yok. İlk incelemeyi siz yapın!

Çok Okunan Kategoriler

Güncel Haberler