Sansürün iflas teorisi

Author: Peyami Altunsuyu

Published:

Last Modified:

İnsan ruhunun o en kuytu, o en kadim dehlizlerinde saklı olan bir “merak” virüsü vardır; kendisine kapatılan kapıyı zorlamayı, üzerine örtülen perdeyi aralamayı bir varoluş borcu bilir.

Medeniyet dediğimiz o modern illüzyonun dişlileri arasında, muktedirlerin “görülmesini istemediği” her şey, bir anda toplumun kolektif bilincinde kutsal bir kâseye dönüşür. İşte dijital çağın bu en ironik, en “amoral” paradoksu, sosyolojik literatürde “Streisand Etkisi” olarak adlandırılan o amansız boomerang etkisidir.

Bir bilginin üzerini örtmeye çalışmak, o bilgiyi yok etmez; aksine onu bir “cazibe merkezi”, bir “yasak elma” haline getirir. Sosyal psikolojinin “Reaktans Kuramı” tam da burada devreye girer: Birey, özgürlüğünün veya bilgiye erişim hakkının kısıtlandığını hissettiği anda, o kısıtlanan şeye karşı devasa bir arzu beslemeye başlar. Bir habere erişim engeli getirmek, o haberi sadece duyurmakla kalmaz; o haberin doğruluğuna dair en güçlü tasdiki, bizzat o yasağı koyan otoritenin mührüyle halka sunar.

Tarihsel perspektiften baktığımızda, sansürün her zaman kendi celladını yarattığını görürüz. Kilise’nin yasaklı kitaplar listesi (Index Librorum Prohibitorum), aslında asırlar boyu entelektüel dünyanın “okunması gerekenler” listesine dönüşmüştür. Bugün ise bu refleks, saniyeler içinde kıtaları aşan dijital bir yangın halini alıyor. 2003 yılında Barbra Streisand’ın o meşhur malikânesini meraklı gözlerden saklamak adına açtığı dava, o güne dek sadece bir avuç insanın gördüğü o kareyi milyonların ekranına bir “dijital anıt” olarak dikmiştir. Bu, kontrol manyaklığının, modernitenin akışkan yapısına çarparak parçalandığı o ibretlik andır.

Sosyolojik açıdan Streisand Etkisi, bir toplumun otoriteyle kurduğu o patolojik güven ilişkisinin de ifşasıdır. Şeffaflığın bir “erteleme” veya “lüks” olarak görüldüğü, her aykırı sesin “dezenformasyon” etiketiyle susturulmaya çalışıldığı iklimlerde, yasaklanan her link, halkın zihninde bir “hakikat kalesi” kurar. Günümüzde, özellikle otoriter eğilimlerin yükseldiği coğrafyalarda, VPN kullanım oranlarının rekor kırması, sadece bir teknolojik çözüm arayışı değil; aynı zamanda halkın “benden ne saklıyorsunuz?” sorusuna verdiği kitlesel ve sessiz bir yanıttır. Bir sitenin kapatılması, o sitenin içeriğinden ziyade, kapatılma eyleminin yarattığı o tekinsiz boşluğu daha popüler kılar.

Psikolojik katmanda ise mesele, bir “statü ve gizem” oyununa dönüşür. Yasaklı bir kitaba sahip olmak veya engellenmiş bir içeriği “dark web” veya alternatif mecralar üzerinden tüketmek, bireye bir nevi “seçilmişlik” ve “hakikate vakıf olma” sarhoşluğu verir. Bu durum, bilginin kendisinden ziyade, o bilgiye erişim biçimini bir kimlik inşasına dönüştürür. Yasaklanan her haber, dijital evrende bir “şehit” mertebesine yükseltilir ve bu “şehadet”, o bilginin viralliğini (viralite) rasyonel sınırların ötesine taşır.

Güncel verilere baktığımızda, internetin mimarisinin zaten sansürü “teknik bir arıza” olarak algılayıp etrafından dolaşmak üzere tasarlandığını görüyoruz. Blokzincir (blockchain) teknolojileri, merkeziyetsiz ağlar ve anonimleşme araçları, klasik sansür mekanizmalarını birer “antika” haline getiriyor. Muktedirler, dijital okyanusu süzgeçle zapt etmeye çalışırken, suyun her delikten sızıp yeni mecralar yarattığını fark edemiyorlar. Bir içeriği mahkeme kararıyla sildirmek, o içeriğin binlerce farklı “mirror” sitede klonlanmasına ve sosyal medya algoritmalarının o “yasaklı” kelimeyi birer mıknatıs gibi her yere dağıtmasına neden oluyor.

Peki, bu “cinnet” boyutundaki saklama tutkusu neden bitmiyor? Çünkü güç, doğası gereği kusursuz görünmek zorundadır. Oysa modern çağda “kusursuzluk” iddiası, en büyük kırılganlıktır. En ufak bir sızıntıyı kapatmaya çalışırken harcanan enerji, o sızıntının taşıdığı iddiadan çok daha büyük bir gürültü koparır. Bu, bir nevi “sessizliğin gürültüsü”dür. Susturulan her kalem, kırılan her klavye, aslında o fikrin ebediyetini garantileyen birer mühürdür.

Streisand Etkisi, sadece dijital bir anomali değil; aynı zamanda insanoğunun hakikate duyduğu o ilkel ve bastırılamaz açlığın, modern prangaları parçalama biçimidir. Bir haberi yasaklamak, o haberin altına kalın bir kırmızı çizgi çekmektir. O kırmızı çizgi ise, kitlelerin “mutlaka buraya bakmalısın” dedikleri bir ok işaretinden farksızdır.

Velhasıl; sansür, bilginin celladı değil, reklamcısıdır. Hakikat cıva gibidir; avucunuzda ne kadar sıkarsanız, parmaklarınızın arasından o kadar hızlı ve çok parçaya bölünerek kayıp gider. Ve her bir parça, bir öncekinden daha parlak, daha dikkat çekici ve daha “amoral” bir sızıntı olarak kalplerde yerini alır. Muktedirlerin anlamadığı o kadim sır şudur: Gerçek, gizlendiği oranda değerlenir; yasaklandığı oranda ise efsaneleşir.

Bizler bu dijital karnavalda, “erişim engeli” yazılarını birer davetiye gibi algılamaya devam ettiğimiz müddetçe; Streisand’ın malikânesi de, o yasaklı dosyalar da, o “devlet sırrı” denilen kokuşmuş tortular da gün ışığına çıkmaya mahkûmdur. Çünkü güneşin balçıkla sıvanamayacağını bilenler, o balçığın aslında güneşi daha da belirginleştirdiğini çoktan keşfetmişlerdir.

Bu düzenin en büyük trajedisi, susturmaya çalıştıkça sağır eden o muazzam yankıdır. Ve o yankı, bir gün mutlaka, o yasağı koyanların sessiz odalarında patlayacaktır.

Her şeyden biraz, ama hakikatten tam doz almanız dileğiyle…