Rehberlik Araştırma Merkezi’nde bilinmeyenler
Author: Meltem Güdemezoğlu
Published:
Last Modified:
Bir insanın kim olduğunu anlamak için bazen yalnızca gözlerine bakmak yeter. Ama bazı kurumlarda göz yok; sadece ezberlenmiş sorular, mekanik refleksler ve insanı yok sayan bir kibir var.
Duvarları var, ama vicdanları yok.
Rehberlik Araştırma Merkezi’ne (RAM) rapor için gittiğim gün, bunu acıtan bir netlikle hissettim.
Eğitimimi anlatıyorum.
Kolej geçmişimi söylüyorum.
Üniversite mezunuyum diyorum.
Devlet memuruyum diyorum.
Şairim, kitaplar yazıyorum diyorum.
TÜKD üyesiyim, orada eğitimle ilgili çalışmalar yapıyorum diyorum
Ve bana yöneltilen ilk soru şu oluyor:
“Okuma yazman var mı?”
Bu soru aslında bana değil; insanı görmeyi unutmuş bir sisteme sorulmuş gibiydi.
Çünkü orada kimse beni görmüyordu.
Cevapları değil, kutuları işaretliyorlardı.
Beni değil, prosedürü dinliyorlardı.
RAM’da yaşadığım bu saygısızlık, bu ülkede yıllardır süregelen zihniyet arızasının çıplak hâliydi:
İnsanı dinlemeden yargılamak.
Görmeden değerlendirmek.
Tanımadan küçültmek.
Ve ne yazık ki hikâyenin daha karanlık kısmı Engelsiz Yaşam Merkezi’nde devam etti.
Sonra fizik tedavi için Engelsiz Yaşam Merkezi’ne gittim.
Adında “engelsiz” yazdığına bakmayın; zihniyet olarak en çok engelin üretildiği yerdi.
Annemi dışarda beklemek istiyorum.
Kolumdan tutup içeri çekiyorlar — izin almadan, açıklama yapmadan, saygı göstermeden.
İmza atıyorum.
Yine o soru:
“İmza yetiniz var mı?”
Beni tanımak için bir bakış yeterken, bakmayı bile gereksiz gören bir kibirle konuşuyorlar.
İnsan olduğumu unutmuşlar; ben onlar için sadece bir işlem dosyasıyım.
Hoca değiştikten sonra bir seansta, gelen başka bir vaka hakkında kendi aralarında dalga geçildiğini duydum. İnsanın içini acıtan şey engel değil; insanı küçültebilecek kadar küçülmüş insanların rahatlığıdır.
Seansı terk ettim.
Ardından klişe, sorumluluk kaçıran bir cümle:
“Sen yanlış anlamışsın.”
Hayır.
Yanlış olan benim anlamam değil.
Yanlış olan, bu ülkede hâlâ insanı insan yerine koymayı bilmeyen bir kesimin varlığı.
Seans aralarında bile personelin vakalarla dalga geçtiğini duyuyorum.
Ama tepki gösterirsen suçlu sensin.
Çünkü bazı kurumlarda cehalet normal, saygı bir “lüks” gibi görülüyor.
Bugüne kadar kolejlerde, üniversitelerde, devlet kurumlarında, iş yerlerinde bulundum.
En sıradan kuaförde bile daha fazla insanlık gördüm.
Ama “Engelsiz Yaşam Merkezi” adıyla hizmet verdiğini bir yerde, asıl engelin insanların muamelesinde olduğunu görmek…
İşte bu, bu ülkenin en acı gerçeğidir.
Engelsizlik rampalarla başlamaz.
Tabelalarla başlamaz.
Broşürlerle hiç başlamaz.
Engelsizlik, bir insanın göz hizasına gelip onu gerçekten anlama iradesi gösterdiğin anda başlar.
Bu ülkede bazı zihniyetler bunu hâlâ öğrenmedi, hiçbir zaman öğrenmek istemedi.
Rampa yapmayı biliyorlar, bakmayı bilmiyorlar.
Form doldurmayı biliyorlar, insanı okuyamıyorlar.
Prosedürü ezberliyorlar, saygının ne olduğunu hâlâ öğrenemiyorlar.
Ve bu ülkede saygı, hâlâ öğrenilmesi gereken en temel ders olarak karşımızda duruyor.