Reals mi? Reels mi?

Author: Mihail Goragor

Published:

Last Modified:

Bir sabah gözlerini açıyorsun. Telefon, başucunda seni bekliyor. Elin hemen ona gidiyor. Uykunun son kırıntılarıyla ekranı açıyorsun.

“Biraz bakayım, zaten sabah sabah kim ne paylaşmış olabilir ki?” diyorsun. Ama işte tam o an, o ilk Reels karşına çıkıyor. Bir kedi videosu. Aman ne tatlı! Gözlerin gülüyor, içinden “Ah ne şeker şey!” diyorsun. Parmağın istemsizce yukarı kayıyor. Sonraki video: Komik bir dans. “Bunu kaydedeyim, belki arkadaşlara atarım,” diyorsun. Hemen ardından bir yemek tarifi geliyor; basit, pratik, herkes yapabilir. Derken, başka bir şey… Başka bir şey daha… Ve bir bakıyorsun, yarım saat geçmiş. Gözlerin hâlâ mahmur ama zaman gitmiş. Oysa sadece birkaç dakikalığına bakacaktın, değil mi?

Şimdi dürüst olalım. Bu durum sana tanıdık geldi mi? Gelmez olur mu, hepimizin başına geliyor. Telefonu bir elimize alıyoruz, sanki bir girdaba kapılıyoruz. Videolar bitmiyor. Bitmiyor çünkü bitmeyecek şekilde tasarlanmış. Ama asıl mesele şu: Bunlar bitmiyor diye bizim zamanımız da bitmez sanıyoruz. Halbuki öyle değil. O anlarda, farkında olmadan hayatımızın küçücük bir parçasını o ekrana bırakıyoruz.

Bir gün oturup düşündün mü, bu kısa videolar sana gerçekten ne katıyor? Hadi bir itiraf edelim: Çok az şey. Belki bazen bir tarif öğreniyoruz ya da bir şeylere gülüyoruz. Ama çoğunlukla, ekranın karşısında sadece boş boş kaydırıyoruz. Ve sonra kafamız dolmuş gibi hissediyoruz, ama aslında hiçbir şey dolmamış. Sadece vakit geçmiş.

Ama sorun sadece geçen zaman değil. Sorun, o videoların bizi nasıl değiştirdiği. Mesela fark ettin mi, artık hiçbir şeye odaklanamıyoruz. Eskiden bir kitabın başına oturup saatlerce okurduk. Şimdi bir sayfa bile okumak zor geliyor. Hemen sıkılıyoruz, hemen dikkatimizi dağıtacak bir şeyler arıyoruz. Çünkü beynimiz o kısa videolara alıştı. Her şey hızlı, her şey anlık. Bir şeyden diğerine atlamak normal oldu. Ama bu, bizi sabırsız, dikkatsiz ve tembel bir hale getiriyor.

Bir de sosyal hayatımızı nasıl etkiliyor, ona bakalım. Mesela bir kafeye gittin, arkadaşlarınla buluştun. Masaya bir bak; herkes telefonunda. Kimse gerçekten orada değil. Sohbet yok, göz göze gelmek yok. Çünkü herkes Reels’te. Oysa telefonlarımızı bırakıp birbirimize dönsek, o anı yaşasak, belki çok daha güzel şeyler olacak. Ama bunu yapmıyoruz. Ve böyle böyle, gerçek anları kaçırıyoruz.

Beni asıl üzen bir şey daha var: Bu videoların ruhumuza zarar vermesi. Evet, ruhumuza. Çünkü orada sürekli mükemmel hayatlar görüyoruz. Güzel insanlar, lüks yaşamlar, kusursuz ilişkiler. Ve istemesek de kendimizi kıyaslıyoruz. “Ben neden onlar gibi değilim?” diyoruz. “Benim hayatım neden böyle değil?” Halbuki orada gördüklerinin çoğu gerçek değil. Kurgu, filtre, sahne arkası. Ama biz bunları unutuyoruz ve kendimizi boş yere mutsuz ediyoruz.

Bir de işin üretkenlik tarafı var. Hepimiz bir şeyler yapmak, bir şeyler başarmak istiyoruz. Belki bir hobi edinmek, bir şeyler öğrenmek, hayallerimizi gerçekleştirmek istiyoruz. Ama bunun yerine, saatlerimizi telefona gömülü geçiriyoruz. Ve sonunda, “Zamanım yok,” diyoruz. Oysa zamanımız var. Sadece onu yanlış yerlere harcıyoruz.

Şimdi diyeceksin ki, “Tamam, ama ne yapalım? Reels izlemeyelim mi?” Hayır, tabii ki izleyebilirsin. Hepimiz izliyoruz. Ama mesele, bunu bir sınır içinde tutmak. Telefonu bir kenara koymayı öğrenmek. Hayatı biraz ekranın dışından izlemek. Mesela yürüyüşe çık. Etrafına bak. Bir arkadaşını ara, yüz yüze konuş. Bir kitap al eline, sayfalarını çevir. Hayatın o küçük detaylarını fark et. Çünkü gerçek mutluluk o Reels’lerde değil. Gerçek mutluluk, hayatın içinde.

Şunu unutma: O videolar hiç bitmeyecek. Ama senin zamanın sınırlı. Her dakikan değerli. O dakikaları, gerçekten sana iyi gelen şeylere harca. Telefonuna değil, hayatına odaklan. Çünkü hayat, o ekranın ötesinde yaşanıyor. Ve o hayatı kaçırmamak, senin elinde.