Pen, Zen ve Derin Abla
Author: Züleyha Palo
Published:
Last Modified:
Düşüncesi adımlarından önce gidiyor. Düşüncesi umut ve ışık dolu. Yarın ve gelecek dolu. Güzellik ve bereket dolu. Ama en çok özlem dolu. İlk köşeden sonra sağa saptı ve o andan itibaren kalbi heyecanla çarpmaya başladı.
Kalbi de ruhu da çok zavallıydı: Özlüyordu. Olsundu. İstese diğer aradan da gidebilirdi kitabevine ama o zaman PEN’i göremezdi. Pen acaba bahçede olacak mıydı? Evden çıktığı andan itibaren yaptığı duayı bir kez daha geçirdi içinden. Lütfen bahçede olsundu. Bir iki adım sonrasında bahçe karşısındaydı. Kalbim lütfen sakin ol diye kendini uyardı. Çekiniyordu da. Her geçtiğinde onu görür ve Pen hiç konuşmazdı. Yaklaştı iyice, Pen bahçedeydi, gürültü yaparak ilerledi. Bu kez, lütfen bu kez olsun konuşabilselerdi. Neden diğer aradan gitsindi ki? Yolumuz birdi, yollar birdi. Aklın, kalbin, ruhun, sanatın, ışığın yolu birdi. Düşmüştü işte yollara. Fakir Baykurt demişti galiba: Düşün yollara yollara! Onun gibi, Orhan Kemal gibi, Adalet Ağaoğlu gibi, Leyla Erbil gibi, Elif Şafak gibi, Duygu Asena gibi, Nazan Bekiroğlu gibi, Pen gibi ve dahası dahası dahası gibi düştü yollara yollara. Nerede ise bahçe geride kalacaktı. Demek ki yine konuşmayacaklardı. Kalbi burkuldu, üzüldü, kırgın adımlarla köşeyi döneceği an Pen seslendi:
Zen!
İsmini duyunca duyularının onu yanıltabileceğini düşündü. Durdu hemen, başını kaldırdı. Geriye, bahçeye doğru döndü. Yaklaştı.
Efendim Pen? Bana mı seslendin?
Sen Zen değil misin, sana seslendim tabi.
İsmim tuhaf değil mi? İsmim tuhaf benim.
İsmin tuhaf değil, çok özel bir ismin var senin, bunun farkında ol.
Farkındayım.
Bana çoğu zaman hikâyeme güven dedin. Şimdi de ben söylüyorum. Hikâyene güven. Yürü yolunu. Taşıması zor biliyorum. Yalnız değilsin Zen, yalnız yürümeyeceksin, tamam mı?
Teşekkür ederim. Bazen bocalıyorum Pen, bazen boğuluyorum, bazen boşluğa düşüyorum. Bilirsin belki, boşluğa düşmek çok zor bir şeydir.
Bu cümleler üzerine Pen’in yüzü gölgelendi. Düşünceye daldı. Neydi ki Zen’i boşluğa düşüren neden? Bu çocuk neyi dert ediyordu? Endişelendi onun için. Yazık, pırıl pırıl bir şey. Yazık, neden bocalıyor? Hayat ona gülümserken hangi kara bulutlar kapatıyor güneşini? Ya çok yıpranırsa, ya dert verem sahibi olursa, ya yolu erken biter de giderse, ya ardında o boşluğu bırakırsa? Bir an o boşluk karşısında ne hissedeceğini düşündü Pen. Canı sıkıldı. Düşüncelere daldı. Pişmanlık, ruh, vicdan, yeteneği vardı, kendine güveniyordu, umudu sapasağlamdı gibi şeyler dönüp durdu zihninde. Gayriihtiyari gözleri nemlendi. Toparlandı hemen.
Gel bakayım şöyle. Çık şu basamakları ve otur şu sandalyeye bakalım. Biraz konuşmalıyız seninle, anlaşıldı.
Bunu yapmak zorunda değilsin.
Bunu yapmak zorundayım. Biliyor musun, ben senin yerinde olsam hiç bocalamazdım, o sersem boşluğa da hiç düşmezdim. Kutsanmış bir hikâyeye sahipsin. İsminin hikâyesi.
Doğru anlamışsın. Anlaman için çok çabaladım. Doğru anlamışsın. Tanrı bir şeyi murat ederse onu yazar ve yaşatır. Olur, oluverir bazı benzer şeyler. Anlıyor musun? Tekerrür denen o şey vardır.
Anlıyorum. Gözlerini kapattığında o gördüklerinden anladım ben seni.
Teşekkür ederim dedi Zen ve yutkundu. Ağlamamak için zorladı kendini ama dolu dolu gözlerle bakıp ağlarsam üzülmezsin değil mi dedi? Taşıması çok zor dedi. Çile bitecek mi Pen ha, bu çile bitecek mi dedi ve içini çeke çeke ağladı.
Nedir ki çilen senin?
Kalbimde zerre kadar kötülük yok, yok işte. Böyle olunca da hayat tam bir çile.
Bu mu çile dediğin? Bu çoğumuzun çilesi. Sanırım senin sana ait, özel çilelerin olmuş. Bak Zen, hepsini aşmışsın. Aştım de, ben hepsini aştım de. Gör kendini. Hepsini adım adım, yıl yıl, emek emek aşmışsın. Şu an, olduğun yerde sen bir gerçeksin, şanslısın ve tam da pes etmemen gereken o yerdesin. En zoru hangisi idi?
Özür dilerim ama söylemek zorundayım sorduğun için. Aşk.
Başka?
Başka?
Ama sen ayakta kaldın. Benim için yorulmanı istemiyorum. Ben seni düşüncemde bile incitmek istemiyorum. Düşüncemin en güzel yanı, çığlığımın duyanı, ruhumun selamı, gücüm, inancım, yolumsun. Seni yormak istemiyorum.
Pen bu cümleleri dinlerken tam karşıya bir sandalye çekti ve sen beni yormuyorsun, konuşalım, çözelim sonra devam et yoluna dedi. Dünyanın o en asil oturuşu ile sandalyeye oturup seni dert ediyorum, psikolojini önemsiyorum, mutsuz olduğunu düşünüyorum dedi. Beni merhametsiz, taş kalpli mi sanıyorsun? Söyle bakayım, taş kalpli mi sanıyorsun sen beni?
Özür dilerim, taş kalpli değilsin. Değilsin taş kalpli. Geri çevirsen de değilsin. Sen her şeyin en iyisini bilirsin. Sana çok güveniyorum.
Nasıl şu aralar psikolojin bakayım?
Bende duygu frekansı, düşünce frekansı çok yüksek. Farkındalık! Varoluşa, Tanrı’ya dair tefekkür! İlahi sezgiler! Mana âlemine açık bir kalp! Hepsi, hepsi bir şans tabi. Neden sonuç ilişkisini bütünsel bir çerçevede kavrayabilme! Bu, tanrısal bir zekâ. Defalarca üzülsem de üzülen hiç kimseyi görmeyi tercih etmeme. Kuşa, çocuğa, gence, yaşlıya dair şefkat. Ağaçlara sevgi, nehirlere hürmet. Hepsi, hepsi bir şans tabi ki. Ama müzik dinlerken güçsüzüm, akşam çökerken güçsüzüm, bir yerden bir yere gittiğimde veda ederken güçsüzüm, ben “o masada hiçbir yalan söylemedim!” buna inanılmayınca güçsüzüm. Sevgi ve nezaketten başka hiçbir şeyi anlamıyorum; anlıyor, tercih etmiyorum. Böyle. Böyle bir insanın psikolojisi nasıl olabilir? Ne dememi istiyorsun?

Mutlu musun Zen?
Mutluyum. Mutlu gördüğümde mutluyum. Mutluluğu hemen paylaşan fedakâr bir mutluyum. Sevdikleri için mutluluk diye yakaran inatçı bir mutluyum. Pen, ben mutlu gördüğümde mutluyum.
Hiç mutluluğunla mutlu etmek gibi bir görevinin olduğunu düşündün mü?
Nasıl yani?
Bu bacak kadar boyunla kendini bir halt zannetme. Mutlu görünce mutluymuş! Sadece sen misin mutlu görünce mutlu olan? Ya biz? Bizi ne zaman mutlu edeceksin? Bu taşıması zor dediğin hikâyeyi yaşayacak, bu yolu yürüyeceksin mutlu mutlu ve bizi de mutlu edeceksin. Boyundan büyük işlere kalkışma. Mutlu görünce mutluymuş! Mutlu ol da mutlu olalım o zaman. Mutlu olacak, bizleri de mutlu edeceksin. Psikolojin de mutluluğun da önemseniyor. Tamam mı Zen?
Seni çok seviyorum.
Tamam, bunu defalarca söyledin.
O zaman sana çok hayranım.
Tamam, bunu da defalarca söyledin.
Bahar güzelliğini senin gözlerinden almış. Ruhuna Tanrı asalet vermiş. Öyle bir asalet ki duruşunda, bakışında, ilminde dile gelmiş. Bir de şefkatin var! Baştan başa bir hayranlıksın sen benim için.
Sil şimdi şu gözlerini. Mız mız olma, ağlayıp durma şu güzelim hayatta. Güneşi gör, maviye inan, yeşili yudumla. Hayatla şakalaşmayı bil. Kaç yıl oldu, hâlâ ağlıyorsun!
Bahar güzelliğini senin gözlerinden almış.
Hey Yarabbim! Bir daha bu cümleyi kurmanı da bu hayranlığı da yasaklıyorum sana. Beni böyle yüceltmek sana ne kazandırıyor?
Bahar güzelliğini senin gözlerinden almış Pen.
Ah çocuğum, çocuğum benim. Getir şu gözlerini, bir öpelim bakalım.
Pen, Zen’in yüzünü avuçlarının içerisine alıp iki gözünü de şefkatle sıcacık öptü hemen.
Tamam mı, geçti mi kırgınlıkların?
Evlenmeden evvel hiç öpmezsin sanıyordum.
O zamana bırakırsam bir anlamı kalmazdı. O mutlu günlerini de göreceğiz. İnanıyorum, güveniyorum ben sana. Seni seviyorum ben çocuğum. Hep söyledin her şey güzel olacak diye. İnanıyorum o zaman ben sana.
Sana sarılabilir miyim?
Bunu çok istediğini biliyorum. Sarıl bakalım.
Zen, o yumuşacık, sıcacık göğsüne uzun süre sarıldı Pen’in. Pen kollarıyla kavradı bu çocuğu ve bekledi. Ne zaman ayrılacaktı? Süre uzayınca sormak zorunda kaldı.
Ne yapıyorsun Zen?
Kokluyorum Pen Anne, kokluyorum.
Pen, aman Tanrı’m, bu nasıl sevgi, bu nasıl bağlılık diye düşünüp sarıldı bu çocuğa. Zen, son derin nefesi de içine çektikten sonra toparlandı. Bu şefkati hiç unutmayacaktı. Pen’in kavrayan bu kolları Zen’i hep mutlu edecekti. Her zaman hep böyle olsundu. Zen, güven içerisinde kalsındı, yıpranmasındı.
Bu çok kutsal bir bağ Pen. Bunu hiç unutma, bu çok kutsal bir bağ! Kutsal bir bağla seviyorum ben seni. Bunu bil.
Tamam, bilirim ben. Sana şefkatimi gösterebilmek için benzetmediğim canlı kalmadı. Yoksa sen buna mı sinirlendin? Neydi o yanlış dediğin?
Evet, o sırada buna sinirlendim. Ama özür dilerim, söz konusu şefkatse, arada hiçbir aşağılama yoksa sorun yok.
Kalbin mi fesat senin? Ne aşağılaması? Seni ben onurlandırdım da.
Evet. Teşekkür ederim. Hayatta en önemli şey onurdur. Çok onurluyum ben Pen! Boşluğa düşmemin bir nedeni de bu! Onur çok önemli! Elimdeki mendili hamur edinceye kadar ağlıyorum.
Seni sevdiğime ve onurunu çok önemsediğime emin ol Zen.
O zaman tamam, olsun, her türlü benzetmene devam edebilirsin. Sen olduğun için devam edebilirsin, seni sevdiğim için devam edebilirsin, şefkatinden mahrum kalmamak için devam edebilirsin. Sen büyüksün, vardır bir bildiğin, izin veriyorum, devam edebilirsin o benzetmelerine. Şefkatin benim için hiç bitmesin. Bu şefkati göstermenin demek ki başka bir yolu yok. Devam edebilirsin. Bir daha söylüyorum Pen, ben o masada asla yalan söylemedim. Bak! İçtenlikle söylüyorum, Zen sözü ile. Özsaygı sahibiyim ben, hiçbir yalan söylemedim.
Nereye gidiyordun?
Kitabevine, oradan da Derin Abla’ya.
Kalk hadi, geç kalma o zaman. Her şey burada konuşulduğu gibi. Seni seviyorum, psikolojini, onurunu, mutluluğunu önemsiyorum. Boşluğa düşmek de bocalamak da yok, tamam mı çocuğum?
Zen sandalyeden kalktı. Mutlu mutlu bir iki kez zıpladı. Yüzü mavi bir tebessümle aydınlanmıştı.
Tamam, boşluk da bocalama da yok. Tamam, bahar güzelliğini senin gözlerinden almış. Tamam, ben sana çok hayranım. Tamam, seni çok seviyorum.
Pen, tüm bu cümleleri şefkat dolu bir yüz ifadesi ile dinleyip hadi git bakalım, güçlü adımlarla yürü çocuğum dedi.
Zen, basamakları indi, Pen’e saygı dolu bir selam ile eğilerek kitabevinin yolunu tuttu. On dakika sonra Zen elindeki kitabın şu dizelerini okuyordu:
Bu sabah mutluluğa aç pencereni
Bir güzel arın dünkü kederinden
Bahar geldi bahar geldi güneşin doğduğu yerden
Çocuğum uzat ellerini.
Şu güzelim bulut gözlü buzağıyı
Duy böyle koşturan sevinci
Dinle nasıl telaş telaş çarpıyor
Toprak ananın kalbi.
Şöyle yanı başıma çimenlere uzan
Kulak ver gümbürtüsüne dünyanın
Baharın gençliğin ve aşkın
Türküsünü söyleyelim bir ağızdan.

Zen, bu şiiri toprak ananın kalbinin telaş telaş çarptığı baharın o ilk günlerinde görmüştü. Defalarca okuyup iyileşmeye çalışmıştı. Çocuğum uzat ellerini denilmişti işte. Bir daha okumuştu, çocuğum uzat ellerini denilmişti işte. Bir daha, bir daha okumuştu, çocuğum uzat ellerini denilmişti işte. Zen’in elleri artık emin ellerde idi. Çocuğum dedi ya az önce, çocuğum dedi.
Pen biliyordu ki bahar da baharlar da gelir geçer, düğün bayram olur, su akar yatağını bulur, seneler geride kalır, tekler çift olur, çiftler mutlu olur. Yeter ki günleri mutlulukla geçsindi. Yeter ki şu çocuğun mutlu günlerini görsündü. Her anlam; mutluluğa, hayra yorumlansındı. Yeter ki şu çocuk sakın pes etmesindi, gitmesindi.
Zen, düşüne düşüne Derin Abla’nın yanına vardı. Derin, ayaklarını oturduğu tepeden aşağı sarkıtmıştı. Zen’in geldiğini anladı, geriye döndü ve yine o mütebessim yüz ifadesi ile konuşmaya başladı:
Demek dolgun bacaklar ha?
Evet, dolgun bacaklar.
Kız, biz gezerken benim bacaklarıma mı baktın sen?
Önden giden dolgun bacaklara nasıl bakılmazdı ki? Kaçırılmayacak bir fırsattı.
Zen, bir kere daha söyledi: Kaçırılmayacak bir fırsattı. Derin’i deniyordu asıl. Bir daha söyledi: Kaçırılmayacak bir fırsattı.
O gezip tozduğumuz günlerde pek de göstermedin ama çok tatlısın sen. Demek kaçırılmayacak bir fırsattı. İyi, kaçırmamışsın bakıyorum. Çok tatlısın ya.
Sadece bacaklarına mı baktığımı sanıyorsun sen benim? Ohooo.
Gel bakayım, gel şöyle, otur yanıma.
Zen, olduğu yerde mutlulukla bir iki kez zıpladı. Yetmedi, kendinden emin bir şekilde bir iki kez daha zıpladı. Musmutluydu.
Tamam, anladım. Otur diyorum şu yamacıma.
Zen, Derin’in yanına oturdu ve ayaklarını o da aşağı sarkıttı. Aşağıda yemyeşil ağaçların sunduğu yemyeşil bir şölen vardı.
Ciddiyeti severim tabi ama tatlıyımdır ben. Kocanın arzuladığı gibi bakmadım tabi.
Kız, sus bakayım. Tamam, rahat ol. Baktıysan baktın. Çok tatlısın hakikaten. Hepimiz bakıyoruz.
Bir talibim var, biliyor musun?
Bunu bekliyoruz işte, bu güzel gelişmeleri. Kabul edecek misin?
Bilmiyorum, hiç görmedim. İsmini bile bilmiyorum.
Bu nasıl bir şey?
Bilmiyorum, böyle gelişti. Bir yakınım aracı oluyor.
Gidecek misin?
Gideceğim.
Heyecanlı mısın?
Evet. Bilmiyorum ben böyle şeyleri. Ne yapacağım, ne diyeceğim, ne hissedeceğim? Bir beyefendinin karşısından ne hissedeceğim? Ben, aslında onu değil kendimi yoklamaya gideceğim. Korkuyorum.
Neden korkuyorsun?
Ruhumun dostu ile karşılaşmayıp harcanmaktan, üzülmekten, ruhumun özgürlüğünün engellenmesi ve saygı görmemekten, hırpalanmaktan.
Sevgiyi dilinden düşürmüyorsun, şimdi neden bu konuda saygıyı önceledin?
Bu konuda saygı önemli, bu konuda saygı benim için çok önemli. Saygı görmeliyim. Sandalyem çekilmeli, hanımefendi denilmeli. Kedi, kitap, Kemal’e ermiş olmalı.
Kemal de kim Zen?
Mustafa Kemal Derin Abla.
Tamam. Başka? Başka ne istiyorsun?
Saygı.
Başka?
Saygı!
Başka Zen, başka? Sevgi demeyecek misin, şefkat demeyecek misin?
Önce saygı! Diğerlerini de istiyorum demeye utanıyorum.
İyi, tamam, utangaç.
Zen, Derin’e yaklaşarak bir elini sırtından bir elini göğüs kafesinden uzatıp sarıldı. Bir zamanlar Derin de ona öyle sarılmıştı.
Senin çok mutlu olman gerektiğine inanıyorum. Nasıl mutlu olacaksan ona karar ver. Bir kez de görüş, defalarca da görüş. Doğru kişiyi buluncaya kadar görüş. Hislerin güçlü senin. Bu konuda heyecana kapılma. Sakin ol ve hislerine kulak ver.
Hislerim güçlü biliyorum. Çok deneyimsizim. Heyecanım ondan. Ancak Tanrı beni yönlendirecek. Onu, o doğru kişiyi karşıma çıkaracağına inanıyorum. Kalbimde zerre kadar kötülük yok, onu… o doğru kişiyi karşıma getireceğine inanıyorum.
Aferin. Yerinde dur, o seni bulur.
Zen, Derin’in omzundaki başını iyice yaslayarak Derin Abla, neden bu kadar derinsin dedi.
Sonunda keşfedilebildim.
Ben seni çok önceden keşfettim. Tüm birikimine saygı duyuyorum.
Senin birçok çizimini izlemek, irdelemek istiyorum; çiz, çiziktir Zen.
İzliyor ve de irdeliyorsun. İrdeledin de. Çok teşekkür ederim. Kimi çok sevdiğimi biliyorsun. Yoksa sen bu sevginin biteceğini mi zannettin? Bitmez, bu kutsal sevgi bitmez. Taşınır sadece.
Nereye?
Sonsuzluk âlemine.
Hep çok seveceksin değil mi Pen’i? Oraya da mı götüreceksin?
Evet, oraya da götüreceğim. Hep çok seveceğim, hep çok sayacağım. Sadakatle.
Tamam, kalk hadi, evine git. Yola düş. O yoldayız, hep o yoldayız. O yolda yürüyoruz. O yolda büyüyoruz. O yolda aydınlanıyor, dünyadan arınıyor, mutluluk buluyoruz. Yola düş Zen! O yoldayız hepimiz.
Zen ayağa kalktı. Art arda mutlulukla, güvenle, özgünlük için yine zıpladı. Derin’e el sallayıp kalbinde büyük bir minnettarlıkla düştü yollara yollara.