Overton penceresi
Author: Peyami Altunsuyu
Published:
Last Modified:
İnsanoğlu ekseriyetle hür iradesiyle düşündüğünü, savunduğu fikirlerin kendi zihinsel süzgecinden damıtılmış saf doğrular olduğunu zanneder.
Sabah uyandığında, akşam yatarken, dost meclislerinde yahut sandık başında verdiği kararların; tamamen kendi vicdanının ve aklının ürünü olduğuna inanır. Oysa ki modern toplum mühendisliğinde, bu “hür irade” iddiası, çoğu zaman tatlı bir illüzyondan ibarettir. Zira neyi konuşup neyi konuşamayacağımızı, neyin “makul” neyin “sapkın” olduğunu tayin eden o görünmez sınır, bizim haberimiz olmadan çoktan çizilmiştir.
İşte siyaset biliminde ve sosyolojide, bu sınırlara ve onların nasıl manipüle edildiğine dair muazzam bir kavram vardır: Overton Penceresi.
Amerikalı hukukçu Joseph Overton’ın literatüre kazandırdığı bu mefhum, bir toplumda belirli bir zaman diliminde nelerin “söylenebilir”, nelerin “yasal olabilir” veya nelerin “kabul edilebilir” olduğunu belirleyen çerçeveyi ifade eder. Pencerenin içinde kalan fikirler; “makul”, “popüler” ve “politika olabilir” statüsündedir. Pencerenin dışında kalanlar ise “radikal”, “aşırı uç” veya “düşünülemez” olarak yaftalanır.
Ancak meselenin en can alıcı noktası şudur: Bu pencere sabit değildir. O pencere, birileri tarafından, belli bir ajanda doğrultusunda milim milim kaydırılır. Ve siz, pencere kayarken manzaranın değiştiğini fark etmezsiniz; ta ki bir sabah uyanıp, dün “asla olmaz” dediğiniz bir rezaletin, bugün “kanun maddesi” haline geldiğini görene kadar.
Tarihsel sürece ve bugünün sosyolojisine baktığımızda, bu mekanizmanın nasıl şeytani bir zekâyla işletildiğini daha net görürüz. Radikal bir fikrin, mesela toplumun ahlaki temellerini dinamitleyen bir sapkınlığın, “düşünülemez” (unthinkable) aşamasından “yasalaşma” (policy) aşamasına nasıl taşındığını inceleyelim.
Süreç daima “şok etkisiyle” başlar. Önce, pencerenin çok dışında, en uçta duran bir fikir, akademik makalelerde veya marjinal gruplar tarafından dile getirilir. Toplum buna “hadi oradan, saçmalık” diye tepki verir. Lakin kapı aralanmıştır. Sonra ikinci aşama gelir: Radikalizasyon. Fikir, tartışma programlarında “ifade özgürlüğü” kapsamında konuşulmaya başlanır. “Biz bunu savunmuyoruz ama tartışmaktan ne zarar gelir?” denilir. İşte bu, zehrin suya karıştığı andır.
Ardından üçüncü aşama gelir: Kabul Edilebilirlik. Konu hakkında yumuşatıcı kavramlar üretilir, dizilerde sempatik karakterler üzerinden bu fikir işlenir, mağduriyet hikayeleri yaratılır. Toplumun o fikre karşı duyduğu “tiksinme” veya “ret” refleksi, yavaş yavaş “tolere etme” noktasına çekilir. Dün “ahlaksızlık” denilen şey, artık “tercih” veya “farklılık” olarak etiketlenmiştir.
Ve nihayetinde pencere tamamen kayar. O fikir artık “makul” (sensible), sonra “popüler” (popular) ve en sonunda “politika” (policy) olur. Dün o fikri savunanlar “deli” diye taşlanırken, bugün o fikre karşı çıkanlar “yobaz”, “çağdışı” veya “faşist” ilan edilir. İşte Overton Penceresi’nin tam olarak kaydığı an, hakikatin yer değiştirdiği andır.Bundan 20 yıl öncesini düşünün. Bir tarikat şeyhinin devlet protokolünde ağırlanması “akıl almaz” (Unthinkable) bir olaydı. Anayasa’nın ilk dört maddesinin tartışmaya açılması “radikal” (Radical) bir çıkıştı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın okulları medreseye çevirme protokolleri imzalaması “kabul edilemez”di.
Lakin efendim, bu madalyonun bir de diğer yüzü vardır ki, asıl tehlike belki de oradadır. Pencere, radikal ve zararlı fikirleri içeri almak için sağa kaydırılırken; aynı zamanda merkezde duran, makul, fıtrata uygun ve tarihsel gerçekliği olan doğruları da pencerenin dışına iter.
Düşününüz… Bir zamanlar “aile”, “vatan”, “mahremiyet”, “liyakat” veya “biyolojik cinsiyet” gibi kavramlar, toplumun tam merkezinde, tartışılmaz doğrular olarak dururdu. Ancak pencere öyle bir kaydırıldı ki; bugün aileyi savunmak “ayrımcılık”, sınır güvenliğini savunmak “ırkçılık”, liyakati savunmak “elitizm” gibi gösterilmeye başlandı. Makul olan, “aşırı” gibi gösterilip pencere dışına itildi. Normalin anormalleştirilmesi, anormalin ise normalleştirilmesi süreci, toplumun bağışıklık sistemini çökerten bir virüs gibi işledi.
“Yerli ve Milli” söylemi, bu pencere operasyonunun en kullanışlı manivelasıdır. Evrensel hukuk kurallarını, modern bilimi, insan haklarını “dış güçlerin oyunu” diye yaftalayıp pencereden atarlar. Yerine, “Bize özgü başkanlık”, “Faiz sebep enflasyon sonuç” gibi hiçbir bilimsel karşılığı olmayan, tamamen keyfi ve yerel bir “gerçeklik” inşa ederler.
Bu mühendisliğin psikolojik boyutu ise “suskunluk sarmalı” (spiral of silence) ile açıklanabilir. İnsan sosyal bir varlıktır ve dışlanmaktan korkar. Medya, akademi ve kanaat önderleri, pencerenin yeni konumunu “tek doğru” gibi dayattığında; bireyler, kendi akılları ve vicdanları aksini söylese bile, linç edilmemek veya “çağdışı” yaftası yememek için susmayı tercih ederler. Bu suskunluk, pencereyi kaydıranların en büyük sermayesidir. Zira itiraz edilmeyen her sapma, bir sonraki sapmanın meşruiyet zemini olur.
Haşlanan kurbağa deneyini bilirsiniz. Kurbağayı kaynar suya atarsanız zıplar kurtulur; ama soğuk suya koyup altını yavaş yavaş ısıtırsanız, tehlikenin farkına varmadan mayışır ve haşlanarak ölür. Overton Penceresi, toplumları haşlama sanatıdır. Alıştıra alıştıra, hissettirmeden, kelimelerin anlamlarını değiştirerek, kavramların içini boşaltarak yapılan bir zihin işgalidir.
Bugün savunduğumuz veya karşı çıktığımız şeylerin, gerçekten kendi fikrimiz olup olmadığını sorgulamak zorundayız. Zihnimizin penceresinden baktığımızda gördüğümüz manzara, hakikatin kendisi mi, yoksa birilerinin bizim için özel olarak çerçevelediği bir illüzyon mu?
Radikal fikirlerin “yeni normal” olduğu, bin yıllık doğruların ise “suç” sayıldığı bu garip devirde; o pencereyi kırıp, ciğerlerimize hakikatin temiz havasını çekmek, sadece bir entelektüel tercih değil, bir varoluş mücadelesidir. Unutmayınız ki; sınırları siz çizmezseniz, birileri gelir ve sizi o sınırların dışına hapseder. Aklın ve vicdanın penceresini, rüzgârın yönüne göre değil, hakikatin kıblesine göre sabitlemek dileğiyle.