Nükleer Tıp..

Author: Kuddusi Doğan

Published:

Last Modified:

Bazı cümleler var ki düşündürüyor insanı. Bugün uzun süren bir rahatsızlığım sonucu hematolojiye ardından nükleer tıp birimine gittim.

PET çekinmek için çaresizce bekleyen kanser hastalarının arasına daldım, bazıları yaşça çok büyük, bazıları ise daha çocuk ve benim gibi gençler vardı. Çaresizce ve umutvaki bir şekilde beklerken, hayatı ve sağlığı sorgulattı bana.

O koridorda zaman, dışarıdaki gibi akmıyordu. Dışarıda saniyelerin peşinde koşan bizler, orada tek bir nefesin, temiz çıkacak tek bir sonucun sükuneti içine hapsolmuştuk. Yanımda oturan yaşlı amcanın titreyen ellerindeki tesbihi, karşıda annesinin dizine başını yaslamış uykulu gözlerle etrafı izleyen o çocuğu gördükçe; bugüne kadar ‘dert’ dediğim ne varsa birer birer anlamını yitirdi.

Meğer insan en çok sağlığı yerindeyken nankörleşiyormuş hayata karşı. Kaçırdığımız otobüsler, ödenmemiş faturalar ya da başkalarının hakkımızda ne düşündüğü… Hepsi o soğuk bekleme salonunun kapısında kalmıştı. Orada sadece ‘var olma’ mücadelesinin en saf hali vardı.

Kendi sıramı beklerken şunu fark ettim: Hayat, büyük planlar yaparken elimizden kayıp giden bir kum saati değil; şu an aldığımız, ciğerlerimize dolan o zahmetsiz nefesten ibaretmiş. Çaresizlik ile umudun bu kadar iç içe geçtiği bir başka yer var mıdır bilmiyorum ama o salondan çıkarken içeriye girdiğim insan değildim artık. Sağlığın sadece bir ‘durum’ değil, her sabah bize verilen en büyük ‘kredi’ olduğunu, o sessiz kalabalığın gözlerinde okudum.

Şimdi sadece iyileşmeyi değil, iyileştiğim her anın hakkını vermeyi diliyorum. Çünkü hayat, ertelenemeyecek kadar kısa ve her şeye rağmen yaşanmaya değer bir mucize…

O koridorlarda beklemek, insanın kendi içine yaptığı en uzun yolculukmuş aslında. Nükleer tıp biriminin kapısında, zamanın dışarıdaki hırslardan, koşturmacalardan ve anlamsız kavgalardan tamamen arındığını hissettim. Yan yana oturduğumuz o insanlar; yaşlılar, gençler ve o masum çocuklar… Her birimiz farklı hayatların, farklı hikayelerin kahramanlarıyken, o kapının önünde tek bir ortak paydada buluşmuştuk: Yeniden ayağa kalkma arzusu.

İnsan, her şeyin yolunda gittiği günlerde bedenini sadece bir araç sanıyor. Oysa o bekleme salonu bana bedenin bir emanet, sağlığın ise her sabah bize sunulan en sessiz ama en büyük lütuf olduğunu hatırlattı. Çaresizlik vardı, evet; ama o çaresizliğin içinden sızan, bir tahlil sonucuna, bir doktorun iki dudağı arasından çıkacak olumlu bir söze bağlanan o devasa “umut” daha baskındı. Hayatın gerçek ağırlığı, o ağır kapıların ardındaki cihazlarda değil, o koridorda birbirine bakmasa da aynı şeyi dileyen insanların yüreğindeymiş…

Dünya hırsına kapılmadan;

Kalplerde gönüller yaparak, yer edinmek dileğiyle..

Şifa Allah’tandır. Eksik eylemesin…