Mutlak güç hastalığı: Diktatörlük
Author: Hasan Yıldırım
Published:
Last Modified:
Tarihin tozlu sayfalarını karıştırdığınızda, isimler ve coğrafyalar değişse de değişmeyen tek bir dramatik kurguyla karşılaşırsınız: Mutlak güç arzusunun yarattığı o kör edici parıltı ve bu parıltının hemen ardında pusuda bekleyen toplumsal yıkım.
Roma İmparatorluğu’nun mermer koridorlarında yankılanan Caligula’nın delilikle harmanlanmış adımları, aslında yüzyıllar sonra Şam’ın beton binaları arasında yankılanacak olan o aynı kibirli sessizliğin habercisiydi. Caligula, iktidarı bir miras gibi kucağında bulduğunda halkın sevgilisiydi; ancak gücün denetimsiz doğası, çok geçmeden bir imparatoru kendi atını konsül yapmaya kalkışan, senatörlerini aşağılayan ve devleti şahsi bir tiyatro sahnesine çeviren bir tiran haline getirdi. Onun hırsı için insan hayatı, bir kum tanesinden farksızdı; ta ki kendi muhafızlarının hançerleri o kibri paramparça edene dek.
Aradan geçen bin sekiz yüz yıl, insanın hükmetme iştahından zerre bir şey eksiltmedi. Modern çağın şafağında sahneye çıkan Hitler ve Mussolini, bu kadim hastalığı ideolojinin makyajıyla süslediler. Ekonomik çöküşün ve toplumsal aşağılanmışlığın yarattığı o tehlikeli boşluktan sızarak, birer kurtarıcı edasıyla kitleleri büyülediler. Onlar için devlet, halkın refahı için bir araç değil, kendi dünya tasavvurlarını inşa edecekleri bir şantiye alanıydı. Hitler, “Bin Yıllık Reich” hayaliyle Avrupa’yı ateşe verirken; Stalin, sanayileşme ve ideolojik saflık uğruna milyonlarca insanı steplerin soğuğunda, çalışma kamplarında veya kıtlığın kucağında ölüme terk ediyordu. Bu isimlerin her biri, iktidarlarını perçinlemek için kendi halklarının ruhunu ve devletlerinin geleceğini fütursuzca heba ettiler. Kendi ülkelerini birer hapishaneye çeviren bu liderler, nihayetinde yarattıkları o devasa yıkımın altında kalarak tarihin utanç sayfalarına gömüldüler.
20. yüzyılın ikinci yarısında Orta Doğu’da yükselen Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi gibi figürler ise, bu trajedinin birer kopyası gibiydiler. Altın kaplamalı saraylar, devasa heykeller ve bitmek bilmeyen korku imparatorlukları inşa ettiler. Halkları sefalet içinde kıvranırken, onlar kendi şahsi ihtirasları uğruna ülkelerini anlamsız savaşların ve uluslararası izolasyonun içine ittiler. Ve bugün, bu kanlı zincirin son halkalarından biri olarak Beşar Esad’ın hikayesini izliyoruz. Bir ülkeyi ayakta tutma bahanesiyle, o ülkenin şehirlerini moloz yığınına çevirmek, milyonlarca insanı vatanından koparmak ve kimyasal silahların gölgesinde bir koltukta oturmaya devam etmek; diktatörlüğün ulaştığı en uçsuz bucaksız bencilliği temsil ediyor. Ancak tarih şaşmaz bir adaletle fısıldıyor: Hiçbir beton saray, bir halkın birikmiş öfkesinden daha dayanıklı değildir. Caligula’nın hançerlenişinden Kaddafi’nin bir menfezde son bulan hikayesine kadar her şey, gücün tek bir elde toplandığında nasıl zehirli bir sarmaşığa dönüştüğünü ve en sonunda mutlaka kendi köklerini de kuruttuğunu kanıtlıyor.