Kapalı kapıların ardındaki korku: Klostrofobi

Author: Müşerref Ceyda Sele

Published:

Last Modified:

Sevgili okurlarım bu haftaki yazımı umarım severek okursunuz. Çünkü, klostrofobisi olan insanların sesi olmaya çalıştım.

Günlük hayatımızda hepimizin zaman zaman kapalı alanlarda bulunduğu anlar olur: bir asansörde, metroda, kalabalık bir konferans salonunda ya da dar bir depoda. Ancak bazı insanlar için bu sıradan ortamlar, bedenin ve zihnin alarm sistemlerini harekete geçiren birer korku tuzağına dönüşür. İşte bu yoğun ve mantıkla açıklanamayacak korkunun adı: klostrofobi.

Klostrofobi, bir asansöre binmektense onlarca kat merdiven çıkmayı tercih ettirecek kadar güçlü bir duygudur. Kimi zaman bir uçağın içinde, kimi zaman kilitli bir odada, kimi zaman ise kalabalık bir kalabalığın ortasında ortaya çıkar. Ve bu sadece “rahatsızlık” değildir; çoğu zaman panik atakla yarışan fiziksel tepkilerle gelir: terleme, nefes darlığı, çarpıntı, mide bulantısı… Birçoğumuz “dar alanı sevmem” deriz ama klostrofobi bu sınırın çok daha ötesindedir.

Bu korkunun kökeni her bireyde farklıdır. Kimi çocukken kapalı bir dolaba kilitlenmiştir, kimi yalnızca annesinin kaygılı bakışlarında bu korkuyu öğrenmiştir. Bilimsel araştırmalar, beynin korkuyu yöneten bölgesi olan amigdalanın bu süreçte etkili olduğunu gösteriyor. Hatta bazı vakalarda genetik yatkınlık bile söz konusu olabilir.

Peki klostrofobi nasıl tanımlanır? Psikoloji biliminin elinde kesin kriterler var. En az 6 ay boyunca süren, belirli kapalı alanlara karşı ortaya çıkan aşırı korku ve kaçınma davranışı bu tanıyı koymak için yeterli olabiliyor. Ancak çoğu kişi bu belirtileri yaşasa da yardım alma konusunda geç kalıyor. Belki de korkusunun gerçek bir sorun olduğunu kabul etmiyor ya da basit bir “alışkanlık” gibi görüyor.

Oysa klostrofobi, kişinin yaşam kalitesini doğrudan etkileyen bir durumdur. Toplu taşıma araçlarını kullanamamak, sinemaya gitmekten kaçınmak, hatta iş yerindeki toplantılardan uzak durmak gibi davranışlarla sosyal hayattan izole olma riski taşır. Zamanla bu durum yalnızlaşmayı, özgüven kaybını ve depresif duyguları beraberinde getirebilir.

İyi haber şu ki, klostrofobi tedavi edilebilir bir durumdur. Bilişsel davranışçı terapi ve maruz bırakma terapileri, kişiyi bu korkularla yüzleştirerek zamanla duyarsızlaştırabilir. Gerektiğinde ilaç tedavisi de kaygıyı kontrol altına almakta yardımcı olabilir. Ancak en önemlisi, bu durumun farkına varmak ve yardım almaktan çekinmemektir.

Bunun yanında bireysel stratejiler de işe yarayabilir. Derin nefes almak, gevşeme egzersizleri yapmak, olumlu imgeler düşünmek veya bir destek grubuna katılmak gibi yöntemler, kişinin kendi içsel gücünü devreye sokmasını sağlar.

Unutmayalım: korkular hayatımızın bir parçası olabilir, ama hayatımıza yön vermelerine izin vermek zorunda değiliz. Bir kapalı kapının ardında bekleyen karanlık, bazen sadece cesaretle aralanmayı bekler.