Kanla yazılan gün: 8 Mart ve kadının milli iradesi
Author: Filozof Sosyolog
Published:
Last Modified:
8 Mart, çoğu zaman çiçekler, mesajlar ve sembolik kutlamalarla anılsa da, tarihsel olarak yalnızca bir anma günü değildir.
O, emek, eşitlik ve siyasal özne olma mücadelesinin yoğunlaşmış bir tarihsel hafızasıdır. Kadınların kamusal alana, emeğe ve karar mekanizmalarına katılımı modern toplumlarda kendiliğinden gerçekleşmiş bir gelişme değildir; aksine çoğu zaman bedel ödenerek, direnişle ve kimi zaman trajedilerle kazanılmış bir tarihsel sürecin sonucudur. Bu nedenle 8 Mart’ın kökeninde yer alan “kanlı hafıza”, modern demokrasilerin ve hak rejimlerinin ne kadar sancılı bir toplumsal mücadele zemininde kurulduğunu hatırlatır.
International Women’s Day’ın ortaya çıkışı, 20. yüzyılın başında sanayileşmenin hızla dönüştürdüğü kentlerde çalışan kadın işçilerin yaşam koşullarına karşı geliştirdikleri kolektif direnişlerle ilişkilidir. Uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve güvencesiz üretim ortamları, kadın emeğini görünmez ve değersiz kılan bir ekonomik düzenin parçasıydı. 1908 yılında New York’ta tekstil işçisi kadınların gerçekleştirdiği grevler, yalnızca çalışma koşullarına yönelik bir itiraz değil; aynı zamanda kadınların kamusal alanda söz söyleme hakkını talep ettiği tarihsel bir kırılma anıydı.
Ancak bu mücadelenin arka planında modern sanayi toplumunun karanlık yüzü de bulunur. Bu yüz, çoğu zaman üretim ilişkilerinin soğuk istatistikleri içinde görünmez hâle gelir; fakat kimi olaylar vardır ki toplumsal vicdana kazınarak tarihin yönünü değiştirir. Triangle Shirtwaist Factory Fire bu olaylardan biridir.
1911 yılında New York’ta meydana gelen bu yangında, çoğu henüz genç yaşlarda olan kadın işçilerden 146 kişi hayatını kaybetmiştir. Trajedinin büyüklüğü yalnızca yangının kendisinden kaynaklanmaz; fabrikanın kapılarının kilitli olması ve güvenlik önlemlerinin neredeyse hiç bulunmaması, işçilerin kaçma ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Bir anlamda bu yangın, alevlerin içinde değil, kapatılmış kapıların ardında yaşanmıştır. Pencerelerden atlayan genç kadınların görüntüsü, modern sanayi toplumunun ilerleme anlatısına kazınmış en acı sahnelerden biri hâline gelmiştir.
Sosyolojik açıdan bu olay, basit bir endüstriyel kazanın ötesinde anlam taşır. Çünkü burada görülen şey yalnızca bir fabrikanın yanması değildir; emek ile sermaye arasındaki eşitsiz ilişkinin, insan hayatını üretim disiplinine tabi kılan bir sistemin görünür hâle gelmesidir. Yangında hayatını kaybeden kadınların büyük bölümü göçmen işçilerdi; yeni bir hayat kurma umuduyla geldikleri şehirde, modern kapitalizmin en kırılgan halkasını temsil ediyorlardı. Dolayısıyla bu trajedi, kadın emeğinin yalnızca ekonomik değil aynı zamanda toplumsal olarak da nasıl değersizleştirildiğini gösteren tarihsel bir sembole dönüşmüştür.
Tam da bu noktada güçlü kadın figürü bireysel bir özellik olmaktan çıkar ve kolektif bir tarihsel deneyimin ürünü hâline gelir. Güç, yalnızca bireysel dayanıklılık ya da kişisel başarı anlamına gelmez; aynı zamanda eşitsizliklere karşı örgütlenebilme, hak talep edebilme ve toplumsal dönüşüm yaratabilme kapasitesini ifade eder. Kadınların işçi hareketleri, sendikal örgütlenmeler ve siyasal mücadeleler içindeki varlığı bu nedenle yalnızca kadın hakları açısından değil, demokratik toplumların gelişimi açısından da belirleyici olmuştur.
Bu bağlamda kadın mücadelesi ile milli irade kavramı arasında çoğu zaman gözden kaçan derin bir ilişki vardır. Milli irade, bir toplumun kolektif karar verme gücünü ve siyasal meşruiyetini ifade eder. Ancak kadınların kamusal alandan dışlandığı bir toplumsal yapı, gerçekte eksik bir iradeyi temsil eder. Kadının emeği üretimin merkezinde, fakat sesi karar mekanizmalarının dışında kaldığında ortaya çıkan şey, toplumsal temsilin yarım kalmış biçimidir. Dolayısıyla kadınların kamusal alandaki varlığı yalnızca bir eşitlik meselesi değil, aynı zamanda milli iradenin tamamlanmasıdır.
Bu açıdan bakıldığında 8 Mart, yalnızca bir anma günü değil; modern toplumların vicdanını diri tutan tarihsel bir hatırlama mekânıdır. Çünkü hakların büyük kısmı sessizce verilmemiş, mücadeleyle kazanılmıştır. Bugün kadınların eğitimden siyasete, ekonomiden kültüre kadar pek çok alanda görünür hâle gelmesi, geçmişte ödenmiş bedellerin ve kolektif direnişlerin sonucudur.
Bu nedenle 8 Mart’ın gerçek anlamı, kutlamadan çok hafızada saklıdır. O hafıza bize şunu hatırlatır: Demokrasi yalnızca sandıklarla değil, toplumun tüm üyelerinin eşit biçimde görünür olduğu bir kamusal alanla mümkündür. Kadının sesi, emeği ve iradesi olmadan hiçbir toplum tam anlamıyla demokratik bir bütünlük kuramaz.
Belki de bu yüzden 8 Mart, tarihin sessiz sayfalarında kalmış bir trajedinin yıldönümü değildir. O, insanlık tarihine kanla yazılmış bir sorudur:
Bir toplum, emeğini görünmez kıldığı kadınların sesini gerçekten duymadan ne kadar özgür olabilir?