TRY - Türk Lirası
EUR
19,363
USD
18,592
GBP
22,480
CNY
2,591
27 Kasım 2022, Pazar
Ana SayfaYazarlarKalbime batmaya başlıyor zaman

Kalbime batmaya başlıyor zaman

Züleyha Palo
Züleyha Palohttps://haberton.com/
Züleyha Palo 1983 Erzurum doğumlu, Kendinin farkına vardığından beri kitap okuyor Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü’nünden mezun oldu ve şuan öğretmenlik yapıyor.

Haftanın Öne Çıkanları

Tanrı’nın bile terk ettiğini düşündüğüm memleketime bilmem kaç saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra varıyorum.

Yol boyunca beynime bir iğne başı gibi batıp duran düşünceler, boğazımı dolduran önceler, anılar… Hiç güzel anım var mı benim o yıllara dair? Var mı? Bir çift ela göz; üzerinden yıllar geçmiş ama bir çift ela göz gölgeli, yitik…

Şehre iner inmez bir otele yerleşip ertesi gün de bir otomobil kiralayıp uzaktan bir çölü andıran yeşilin uğramadığı köye varıyorum. Taksici geldik abla diyor. Geldik demek, geldim ya, yıllar sonra. Tam yirmi üç yıl. Eksiğim. Kırgınım. Suskunum. Yine böyle bir temmuz akşamı çekip giderken de suskundum. Çaresizdim. Çareydim. Annem de tek çare bu dedi ya bana. Tek çare bu Behiye, kaç kurtar kendini. Bunu dedi iyi ki. Bunu olsun yapabildi bana. Bunu! Bir cümle bir özgürlük, bir gelecek! Geçmiş kaybedilmeden gelecek neden bulunamıyor? Kaybettim!

Tozlu yolda ilerliyorum. Biliyor muyum evin yolunu, unutmamış mıyım? Yürüyorum! Az ilerde bahçenin taşlı duvarı. Aynı! Ah! Eve varmaya birkaç metre kalmışken çocuklar sarıveriyor etrafımı. Kim bu yabancı? Yabancı ya, yabancı!

Kalbime batmaya başlıyor zaman
Kalbime batmaya başlıyor zaman

Çilli yüzleri ve çamurlu elleri ile bana bakıyorlar. Kendimi görüyorum bir kız çocuğunun saç örüklerinde, kendimi Behiye’yi. Uzayıp giden saç örüklerinde uzakta kalan çocukluğuma nasıl da kayıp gidiyor kalbim. Hazırlıklıyım ve çikolata dağıtıyorum bozkırın aydınlık yüzlü bu çocuklarına. Hazırlıklıyım, adım adım yaklaşıyorum eve. Sıkışıyor kalbim, çok sıkışıyor ama hazırlıklıyım çarpsın anı ve acı.

Çocuklar bakışları, çilli yüzleri ve çamurlu ellerini alıp uzaklaşıyorlar yanımdan. Taşlı bahçe duvarıyla kalbime batmaya başlıyor zaman, yirmi üç yıl kayboluyor bir anda. Yaklaşıyorum iyice. Kahverengi ve boz renkli taşlar. Renkleri ve üst üste yığılışları aynı. Çıkıp üzerine de otursam o gölgeli ikindideki o deli kız olacağım. Ama zaman izin vermiyor yeniden on yedi olmaya.

Bakıyorum yirmi üç yılın ardından taşlı duvara. Evden yana cümleler duyuyorum o anda. “Geldi, bak geldi birisi. Gel bak Rıza, bu Behiye mi?” Geldim ya, geldim. Ölmeye geldim. Kendime misafir olmaya geldim. Bu Rıza’nın eşi olmalı. Yaklaşıyor. “Hoş geldiniz. Siz o musunuz?” Oyum ya, ben oyum. Behiye’yim ben, kendine bile yabancı Behiye. Yılların anı artıklarına tapan Behiye. Kaçan ama kurtulamayan Behiye. On sekizinci yaşımı koklamaya geldim.

Kadın hiç konuşmadığımı görünce endişeleniyor. Hangi kelime çıkmalı şimdi ağzımdan, yıllar sonra hangi kelimeye sığınmalı, hangi cümleye yüklemeliyim aradan geçen zamanın yükünü? Kelimeler geliverin dilimin ucuna! Ah mı diyeyim, eyvah mı diyeyim? Susuyorum.

Evin önüne yaklaşıncaya kadar susuyorum. Beton zemin, üzerinde minderler, çaydanlık, iki bardak. Bu minderin desenlerini hatırlıyor muyum yoksa? Bu çaydanlık o işte! Hayır, hayır deli olma Behiye! Nihayet gözlerimi kaldırıp Rıza’nın gözlerine dayıyorum.

“Tanıdın mı?”

“Büyümüşsün.”

“Sen de!”

“On sekiz yaşında idin kaçtın!”

Bu cümlesi nefret mi dolu Rıza’nın? Yoksa sadece haklı bir sitem mi? Üşümeli miyim bu cümleden sonra? Bakışları üzerimde ve sıcak. O halde rahat olmalıyım.

“Başka çarem yoktu, yok!”

“Biliyorum.”

Biliyorum diyor işte. Hak veriyor yani. Kafamı kaldırıyorum. Etrafta kimseler yok. Ev zaten köyün en kıyısında. Yirmi üç yıl önce yine de buraya gelmenin ve bana bir an da olsa bakmanın bir yolunu bulurdu gölgeli gözleri ile Levent. Neden aklıma ilk Levent geldi? Bu gece burada kalacağım. Yarın köyün sokaklarını gezerken rastlasam keşke ona. Rastlar mıyım? Rastlayınca iki kelime olsun konuşabilir miyim? Ne çok insan var beni affetmesi gereken!

“Gel, otur şöyle. İyi misin?”

“İyiyim.”

“Bak bu eşim, Latife.”

“Eşin çok güzel.”

“Sen de çok güzelsin Behiye, hâlâ çok güzelsin.”

Latife şaşkın gözleri ile bizi izlemekte. Sanırım bunca yılın ardından biz iki kardeşin iki yabancı gibi oynadığı tiyatroyu şaşkınlıkla izliyor.

“Hiç eşyan yok. Kalacağını düşünmüştüm.”

“Sadece bu gece.”

“Kendine nasıl engel oldun, sen çok severdin annemi?”

“Bilmiyorum.”

“Sen nefret etsen de kolay bağışlardın, çok geç döndün çok!”

“Satacaktı babam beni, sen de biliyorsun.”

“Biliyorum… Annem çok bekledi seni Behiye.”

“Biliyorum.”

“Gelmeli idin!”

Gelmeli idim, gelmeli idim, gelmeli idim! Yenemedim kendimi. Yenemediğim neydi onu da bilmiyorum. İstanbul duyguları da öldüren bir yer miydi yoksa? Ben ki annemi deli gibi severdim.

“Çay yapsın Latife, yoksa aç mısın, içeri geçelim.”

“İçeri geçmeye hazır değilim. Şöyle biraz duralım lütfen.”

“Anlıyorum. Çay yapar mısın bize Latife?”

“On beş yaşında idin ben gittiğimde.”

“Evet, kaçtığın gece annemi ve seni duydum.”

“Bunu bilmiyordum.”

“Duydum ve sustum. Olması gerekendi bu.”

“Teşekkür ederim.”

“Burdaki kızların sonu gibi olsun istemedim senin de sonun.”

“Teşekkür ederim.”

“Hâkim oldum ben Behiye.”

“Bu doğru mu, ne işin var peki burda?”

“Yıllık izinlerimi burda geçiriyorum. Birimizin vefa göstermesi gerek değil mi?”

“Sitem mi bu?”

“Evet.”

İndiriyorum bakışlarımı. Şu anda bana ne denilse razıyım. Kendini affedemeyen Behiye ne denilse razı şu anda. Gelmedim! Hiç! İstanbul duyguları da öldüren bir yer miydi yoksa? Geldim ama geldim işte. Ölmeye, kendime misafir olmaya geldim!

“Evlendin mi?”

“Evlendim.”

“Hiç evlenmezsin sanıyordum.”

“Neden?”

“Çok seviyordun Levent’i.”

“Biliyor muydun?”

“Her ikindiüstü sokağımızdan bu kadar çok geçince anlamamak mümkün değildi.”

“Ben de inmezdim o taş duvardan, doğru ya.”

“Çok güzel şeydi yaşadığınız. Herkes sevdiği adama kaçar, sen sevdiğin adamı bırakıp kaçtın.”

“Mecburdum Rıza, mecburdum.”

“Biliyorum.”

“Ne yapıyor şimdi o? Evlenmiştir.”

Susuyor Rıza ve ben bu suskunluktan Levent’in evlenmiş olduğunu anlıyorum. Oysa… Ah oysa… Sustu Rıza. Ben de sustum. Latife’nin bakışlarını şaşkınlık terk etmiş. Hiç sarılmadık birbirimize Rıza ile ama en azından konuşuyoruz.

“Cenazeye gelirsin sanmıştım.”

“Gelmedim.”

“Sen hiç gelmedin zaten! Herkesi nasıl böyle yok saydın?”

“İçeri geçelim lütfen.”

“Tamam, gel.”

Demir kapının cızırtısı aynı mı ne? Duvarların rengi, mutfağın kapısı, yüklük, kiler, sedirler, duvardaki ayna, odamın döşemesi aynı işte, hepsi aynı; ben değişmişim, kaybolmuşum. İnsanın kalbi boğazında da çarpar mı? Çarpıyor!

“İyi misin?”

“İyiyim. Şurda mı?”

“Ne?”

“Annemin izleri.”

“Yapma bunu, gel çıkalım.”

“Hayır. Bir elbisesi vardır en azından…”

“Gel çıkalım diyorum sana.”

“Bana bir cümle bile bırakmadı mı?”

“Babam kendisini affedemeyerek öldü, annem de seni!”

“Bırakmadı demek.”

Susuyor Rıza. Ama ben onu dinlemeyip giriyorum annemin odasına. Bu koku o koku mu? Sandık o sandık; konsol, büfe, vitrin hep mi aynı kalır yoksa bu zihnimin bana oynadığı bir oyun mu? Ceviz sandığına eğiliyorum. Dokunuyorum ellerimle. En son neresine dokundun bu sandığın anne, bilsem keşke, bilsem ve orayı öpsem.

Kalbime batmaya başlıyor zaman... Tanrı’nın bile terk ettiğini düşündüğüm memleketime bilmem kaç saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra varıyorum.
Kalbime batmaya başlıyor zaman… Tanrı’nın bile terk ettiğini düşündüğüm memleketime bilmem kaç saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra varıyorum.

Bu sandığın başına geçip “Ben ölürsem…” diye başlayan cümleler kurardın. Bu sandığın başındayım ve sen ölmüşsün… Üstelik affetmeden… Boğazım doluyor, gözlerim görevini yerine getiriyor. Diz çöküp iyice akıtıyorum birikmiş keder ve pişmanlığımı.

“Kalk hadi, tamam Behiye.”

“Bırak.”

“Kalk abla, tamam.”

“Albüm duruyor mu?”

“Evet, hadi kalk, sana verebileceğim bir şey daha var.”

Çıkıyoruz odadan. Dönüp sandığa bakıyor, anneme veda ediyorum. Kaç kurtar kendini demiştin. Teşekkür ederim anne. Ben kurtardım kendimi, bu ne demek idi ki? Kaybettiklerim kazandıklarımdan çok. İnsan kendisinin değilmiş gibi de bakar mıymış “önce” ye. Yirmi üç yıllık bir sürgünüm, yirmi üç yıllık sabır, özlem, arayış.

Bulmaya geldiğim yerde kayboluyorum. Yokluğun, pişmanlık ve büyüyen özlem! Zaman kalbimize çizikler ata ata geçiyor. Zaman delik deşik ediyor kalbimizi. Gelmedim, ah neden gelmedim? Ben neden kendimi yenemedim? Latife mutfağa yönlendiriyor bizi. Yemek yedikten sonra albümü getiriyor Rıza. Geçmişin haritasında dolaşıyor, hiçbir adreste barınamayıp geri dönüyoruz “şimdi” ye.

Şurada annemin eteğine sarılmışım, şurada annem kucağına almış beni, şurada okul yolundayım, şurada bahçede ağacın altında, şurada Seher’le tutuşmuşuz el ele.  Bir foto roman oluyor elimin altında geçmiş zaman ve buradayım; yoklukların ve kayıpların gerçeğinde. Şuradan buraya zamanı öğütmüş zaman.

“Ne vereceksin bana Rıza?”

“Veririm acele etme. Ne yapıyorsun sen İstanbul’da, anlat.”

“İki kızım var, bir fakültede öğretim görevlisiyim. Eşim iyi bir insan. Bu işte, başka ne diyeyim?”

“Sevindim, iyi olmalısın. Dert etme bir şeyi.”

Konuştukça konuşuyoruz. Önceler, sonralar, kalanlar, gidenler… Konuşuyoruz. Gece yarısı oluyor. Odama geçip uyuyorum. Sabah kahvaltıdan sonra Rıza elinde bir zarfla geliyor. Annem bunu sana vermemi istedi diyerek zarfı bana uzatıyor. Levent öldü diyor pat diye.

“Ne zaman öldü, neden?”

“Sen gittikten altı yıl sonra, askerde.”

“Şehit oldu öyle mi?”

“Evet.”

Gölgeli, yitik gözler kapanmış demek! Ben bunu da acı bir nefesle yutuyorum, kalbimde bir çizik daha. Yıllar eklendikçe ömrüme azalıyorum. Ölüm ölüm azalıyorum. Anı anı azalıyorum. Kalkıyorum minderden. Latife ve Rıza kalmam için ısrar etse de dönmekte kararlıyım. Geldim, gördüm, ikna oldum. Bitmiş, geçmiş, ölmüş yirmi üç yıl öncesi. Kalbin ne kadar yaşatırsa o kadar var. Bu kadar misafirlik yeter önceye, kendime. Her şey dengede iyi. Bunu ben mi söylüyorum?

Rıza adresini veriyor. Latife mutlaka gel diyor. Benim de memleketimde köklerimin olması teselli. Vedalaşıyorum ikisi ile de. Taksiye binip elimdeki zarfı sıkıca tutuyorum. Ne zaman hazır olacaksın okumaya kalbim?

İstanbul’a giden bir otobüs firmasından hemen bir bilet alıyor, çok geçmeden yolculuğa başlıyorum. Geldim, gördüm ve ikna oldum. Ölmüş zaman. Zarfı çıkarıyorum çantamdan ve otobüs ışıklarının izin verdiği kadarıyla okuyama çalışıyorum.

“Çok bekledim Behiye. Çok inanmıştım dönüp geleceğine. Ölüm meleğinden önce gelmeni çok bekledim. Beni sana hasret bıraktığı için babanı affetmiyorum. Beni sana hasret bıraktığın için seni affetmiyorum. Hissediyorum öleceğim. Gelsen keşke. O çok sevdiğim gözlerine bir kez daha bakabilmeyi, kızımı esirgedin benden. Seni affetmiyorum. Kırgınlıktan kuruyorum bu cümleyi, dert etme sakın. Sana şunu söyleyebilirim ancak, son nasihatim. Zamanda geriye gitme. Bu çok zor bir yolculuk. Biliyorum duyguların yoğundur senin. Zamanda geriye gitme kızım, bu çok zor bir yolculuk.”

Beni tanırsın anne. Zamanda geriye gideceğim, üstelik ölmüş bir zamanda. Nefes aldırmaya çalışacağım anılara. Kendimden alıp anıya ekleyeceğim, azalacağım. Yapacağım bu çılgınlıkları. Beni tanırsın anne, “Seni affetmiyorum” cümlesini dolaştırıp duracağım tüm ömrümde. Ağırlığı azalmayacak, altında kalacağım siteminin. Kaç kurtar kendini demiştin anne, kaçıyorum işte bak. Bir temmuz akşamı kaçıyorum yine, kendimden kendime.

Fikrinizi Belirtin

Reviews (0)

Bu makalenin henüz bir incelemesi yok. İlk incelemeyi siz yapın!

Çok Okunan Kategoriler

Güncel Haberler

İlgili Haberler