Hakkını verdin mi?

Author: Ayşe Gül Keskin Çetin

Published:

Last Modified:

Merhabalar gönül dostlarım, günün sonunda kendimize şu soruyu samimiyetle soruyor muyuz gerçekten: “Bugün yaptığım işin, söylediğim sözün, yaşadığım anın hakkını verdim mi?”

Kahvemizi yudumlarken bile… Hani sabahın ilk saatlerinde “oh mis gibi kahve kokusu, yeni bir gün” deriz ya, işte o kahvenin hakkını veriyor muyuz? Yoksa bir elimiz telefonda, zihnimiz bin parça düşünce arasında kaybolmuşken “bir bakmışız bitti” dediğimiz o sıradan içişlerden biri mi oluyor?

Ekmeği düşünelim… Soframıza gelen bir dilim ekmeğin, tarlada toprakla buluşmasından fırında pişmesine kadar geçen yolculuğunu. O emeğin hakkını veriyor muyuz, yoksa farkına bile varmadan, aceleyle tüketiyor, israf mı ediyoruz?

Aslında mesele sadece kahvede ya da ekmekte değil. Bir gülümsemenin hakkını vermek, bir dost sohbetinin hakkını vermek, bir işi en iyisiyle yapmak… İşte hayatın özü burada gizli. Ama modern zamanın ironisi şudur ki: Hakkını en çok vermemiz gereken şeylerin hakkını kaçırıyoruz. Telefonun hakkını veriyoruz ama komşunun kapısını çalıp halini hatır sormuyoruz. Kahve zincirlerinde sıra bekliyoruz ama annemizin elinden çıkan kahvenin hakkını vermeden “hızlıca” içip geçiyoruz.

İşte burada bir başka boyut açılıyor: Doğduğumuz anda bize emanet edilen doğum mizacı. Hepimizin bir mizacı, bir yaklaşım tarzı var. Kimininki coşkulu, kimininki sakin, kimininki detaycı, kimininki hayalci… Doğum mizacı, yaşamı algılama biçimimizi ve neye nasıl hakkını verdiğimizi belirliyor.

Mizaç sadece huy değil; aynı zamanda bir potansiyel, bir yöneliş. Yeteneğin yetkinliğe dönüşmesi, kişinin kendi doğum mizacını tanıyıp geliştirmesiyle mümkün oluyor. Çünkü her kimliğin bir eşiği, bir optimum denge noktası var. Kim bu noktayı bulursa, hem kendiyle barışık yaşıyor hem de iletişim ve ilişkilerinde uyumu yakalıyor.

Farkında olmadan mizaç kaymalarına düştüğümüzde ise hakkını vermek zorlaşıyor. Yorulduğumuzda, başkasının yükünü kendi yükümüz gibi taşıdığımızda ya da bize öğretilmiş yanlış kalıplarla hareket ettiğimizde yaşamın tadını kaçırıyoruz. Oysa kendimizi tanıdıkça, hangi mizacın hangi davranışla buluştuğunu gördükçe hem kendi iyi halimizi koruyoruz hem de yaşamın küçük şeylerinin hakkını vermeyi öğreniyoruz.

Osmanlı’da kişiye eğitim verilirken, onun mizacına, kişiliğine, hatta yüzündeki izlere bakılırdı. Kimin hangi işte başarılı olacağı, hangi sanata yatkın olduğu mizacına göre yönlendirilirdi. Böylece kişi hem kendini bulur hem de işinin hakkını en iyi şekilde verirdi. Mutluluk ve başarı, bu denge sayesinde birlikte gelirdi.
Bugün ise çoğu zaman seçimlerimizi, yeteneklerimizden çok “hangi iş daha çok kazandırır?” sorusu belirliyor. Böyle olunca da insan, belki cebini dolduruyor ama ruhunu eksiltiyor. Peki bu durumda hakkını vermiş oluyor muyuz?

Asıl mesele şu: İnsan, kendi mizacını, doğumdan gelen eğilimlerini, temel değerlerini tanıyıp onları doğru alanda kullandığında hem kazancın hem huzurun hakkını verir. Ama sadece maddi kazanımı öncelediğinde çoğu zaman ne kendisine ne de hayata hakkını veremiyor.

Hakkını vermek; sadece işte başarılı olmak değil, aynı zamanda yaşamı dolu dolu yaşamak demek. Kahveyi içerken hakkını vermek, sohbet ederken kalbini koymak, çalışırken elinden gelenin en iyisini yapmak…
Kendi kimliğini tanımak, mizacını anlamak ve yeteneklerini doğru alanda yetkinliğe dönüştürmek bu yolculuğun en temel adımlarıdır. Çünkü insan kendini tanıdıkça, yaşamın hakkını vermeyi öğrenir.
O yüzden bir dahaki sefere kahve içerken sadece kahve içme; onun kokusunu, emeğini, sabahın tazeliğini hisset. Ekmeğini yerken tarladaki alın terini hatırla. Sohbet ederken kalbini kat. İş yaparken zihnini ve emeğini birleştir.

Çünkü işin sırrı aslında küçük şeylerin hakkını vermekte gizlidir. Ve belki de hayat, bu küçük şeylerin toplamından başka bir şey değildir.

Sevgiyle ve dengeyle kalın.