Evvel zaman içinde: Bir zamanın ardında yürümek

Author: Yalçın Sevim

Published:

Last Modified:

Evvel zaman içinde… Klasik bir masal başlangıcıdır. Fakat bu cümle, sıradan bir hikâyeye giriş değil, geçmişin derinliklerine doğru açılan bir kapıdır.

Evvel zaman, yalnızca bir zaman dilimini değil, zamanın ta kendisini, onun nasıl hissettirdiğini, nasıl algılandığını ve unutulmaz kıldığı anları anlatan bir ifadedir. Çünkü zaman, sadece bir akış değildir. Zaman, içimizde bir iz bırakır hem unuttuğumuz hem de hatırladığımız bir şeydir.

Evvel zaman, genellikle çocukluğumuzun en masum ve kaygısız yıllarına tekabül eder. O yıllarda zamanın nasıl geçtiğini fark edemezdik. Bir saat, bir gün, bir yıl; her şey doğal bir şekilde devinirdi. Akşamdan sabaha, bir yazdan diğerine geçerken, zamanın kısıtlılığına dair bir farkındalık, bir korku, bir telaş yoktu. Her şey sonsuza kadar sürecekmiş gibi hissedilirdi. Ancak büyüdükçe zamanın hızı, anlamı ve yükü değişmeye başlar. Bir dakikanın içinde kaybolduğumuzu fark ettiğimizde, evvel zamanın ne kadar uzak bir yer olduğunu, ne kadar geride kaldığını anlarız.

Zamanın evrimine dair algımız, içinde bulunduğumuz dönemin ruhuyla şekillenir. Geçmiş, bir bakıma şimdiki zamanın gölgesidir. Ama geçmişi hatırlamak, geçmişle yüzleşmek her zaman kolay değildir. Geçmiş, bazen çok net bir şekilde gözlerimizin önüne gelir; o eski şarkılar, o eski kokular, o eski yüzler. Ve bazen geçmişin hatıraları, ardında büyük boşluklar bırakır. Kendisini kaybeden zaman, bir yansıma gibi yüzeye vurur. Kimse geçmişi tam olarak hatırlayamaz çünkü geçmiş her zaman bir parça kayıptır, kaybolmuş bir yerin izleridir. Ne kadar kazısak da zamanın tabiatı, ona ulaşmayı imkânsız kılar. Bu yüzden “evvel zaman” dediğimizde, aslında zamanın bir yanılsama olduğunu fark ederiz.

Evvel zaman, kelimelerin taşıyamayacağı kadar büyük bir yüktür. Ne zaman bir şey anlatmak istesek, dilimizde zamanla ilgili kelimeler tükenir. Geçmiş, bir elmas gibi parıldar fakat kırılgan bir yapıya sahiptir; her hatırlama, bir parçasının kaybolmasına sebep olur. Ve biz, bu kaybolan zamanları, küçük parçaları toplarız biriktirerek. Bu birikim, bazen bir anın içinde olur bazen de yılların biriktirdiği, unutulmuş duygularda.

Bununla birlikte, evvel zamanın arkasına bakmak, yalnızca nostaljiye dalmak değildir. O eski zamanları anarken, bugünü ve geleceği de anlamaya başlarız. Zaman, bir arada var olan, birbirine dokunan, iç içe geçmiş bir kavramdır. Her şeyin zamanla anlam kazandığı gibi, her şeyin zamanla kaybolduğu da doğaldır. Zaman, belki de en iyi unuttuğumuzda anlam kazanır; ne kadar unutursak geçmişin yankıları o kadar derinden hissedilir.

Bir düşünün, geçmişin anılarıyla bugünün hızı arasındaki farkı. Geçmişin masumiyetinde kaybolduğumuzda, zaman bir nehir gibi akıp giderken, bugün, hızla koşan bir çark gibi dönüp durur. Yine de her ikisi de zamanın farklı yüzleridir. Zamanı ne kadar farklı algılasak da her zaman bir süreklilik taşır. Geçmişi düşündüğümüzde, o zamanlar ne kadar geride kaldığını anlarız. Ama geleceği düşündüğümüzde, bir zamanlar geçeceğini bildiğimiz o geçmişin, gelecekte de bir “evvel zaman” olacağını unutmayız.

Zamanla barışmak, onu geçmişin “evvel zaman” dediğimiz anılarına, geleceğin belirsizliklerine ve bugünün telaşına rağmen kucaklamak demektir. Çünkü zamanın geriye akmadığını, ileriye de gitmediğini kabul ettiğimizde, her anın kendisinde bir anlam taşıdığını fark ederiz. Evvel zaman içinde, biz de varız. Hem geçmişte hem de şimdiki zamanda…