Evlat mı, Baston mu?

Author: Peyami Altunsuyu

Published:

Last Modified:

Anadolu coğrafyasında aile mefhumu, etrafı kalın duvarlarla çevrili, içine girilmesi yasak, eleştirilmesi ise adeta bir “tabu” sayılan mukaddes bir kaledir.

Bizler, “Kol kırılır yen içinde kalır” diyerek büyütüldük; lakin o yenin içinde kangren olmuş kolların, çürüyen ruhların ve sakatlanan nesillerin saklı olduğunu konuşmaktan hep imtina ettik. Bugün, işte o kalenin surlarında açılan en büyük gedikten, psikoloji literatüründe “Duygusal Ensest” (Emotional Incest) olarak tanımlanan, bizim ise “fedakâr analık” kılıfı altında meşrulaştırdığımız o marazi (hastalıklı) bağdan bahsetmek icap ediyor. Meseleyi doğru teşhis etmek için evvela kavramın namusunu teslim edelim. Burada bahsettiğimiz; fiziksel veya cinsel bir istismar değil, çocuğun ruhsal sınırlarının ihlal edilerek, ona taşıyamayacağı bir yetişkin misyonunun yüklenmesidir.

Sosyolojik bir perspektiften baktığımızda, Türk aile yapısındaki temel krizin “baba figürünün yokluğu” veya “duygusal sağırlığı” olduğunu görürüz. Tarihsel olarak savaşlardan, gurbetten veya kültürel kodların getirdiği o sert otoriteden dolayı “uzak” duran baba, evin içinde bir boşluk yaratır. Tabiat boşluk kabul etmez efendim. Kocasıyla mutsuz olan, ondan beklediği ilgiyi, sevgiyi ve dert ortaklığını bulamayan anne, bu duygusal açlığını gidermek için en savunmasız, en yakın ve en itirazsız limana sığınır: Çocuğuna.

İşte trajedi tam bu noktada, o masumane görünen “Oğlum benim her şeyim, o benim evimin direği” cümlesiyle başlar.

Bir annenin, henüz oyun çağındaki oğlunu, eşinin yerine ikame etmesi; ona “evin reisi” muamelesi yapması, kendi yalnızlığını ve mutsuzluğunu onun varlığıyla sağaltmaya çalışması, o çocuğun çocukluğunu çalmaktır. Bu çocuk, annesinin gözyaşlarını silmekten, onun kırılgan ruhunu tamir etmekten kendi karakterini inşa etmeye vakit bulamaz. O artık bir evlat değil, annesinin “küçük kocasıdır”.

Bu durum kız çocuklarında ise “sırdaşlık” maskesiyle tecessüm eder. Annesi tarafından “dert ortağı” ilan edilen, babasının çapkınlıklarını, evdeki maddi krizleri veya yatak odasındaki soğukluğu dinlemek zorunda kalan bir kız çocuğu düşünün. Bu, o minicik omuzlara, bir yetişkinin bile altında ezileceği bir yükü bindirmektir. Biz buna psikolojide “ebeveynleşen çocuk” (parentification) diyoruz. Lakin sosyolojik karşılığı, nesiller boyu süren bir travma zinciridir.

Bugün Türkiye’deki boşanma davalarının dosyalarını araladığınızda, sebeplerin ekseriyetle “üçüncü şahıslar” olduğunu görürsünüz. Ancak bu üçüncü şahıs, sanıldığı gibi bir “metres” veya “yasak aşk” değildir; çoğu zaman erkeğin annesidir. Neden mi? Çünkü o anne, oğlunu evlendirdiğinde sadece bir evladını yuvadan uçurmaz; yıllardır kendine “eş”, “sırdaş” ve “baston” yaptığı hayat arkadaşını bir başka kadına kaptırmış hisseder. Gelin-kaynana çatışması dediğimiz o kadim kavga, esasında iki kadının aynı erkeğin “partnerliği” için verdiği bir iktidar savaşıdır. Erkek, biyolojik olarak evlenmiştir lakin ruhsal kordonu hâlâ annesinin elindedir. O erkek, karısına değil, annesine sadıktır; zira çocukluğunda ona kodlanan şudur: “Annemi üzersem, dünyadaki en büyük günahı işlerim.” Bu suçluluk duygusu, bir erkeğin iradesini felç eden en büyük zehirdir.

Bu tablo, toplumumuzda “bağımlı kişiliklerin” ve narsisizmin kök hücresidir. Annesi tarafından “prensim/paşam” diye, hiçbir sınır konulmadan, sürekli övülerek ve aynı zamanda duygusal olarak sömürülerek büyütülen erkekler; yetişkinliklerinde kadınlardan hem annelik şefkati bekleyen hem de onlara hükmetmeye çalışan sorunlu profillere dönüşürler. Kadınlar ise babalarından görmedikleri ilgiyi ararken, annelerinin kaderini tekrar eden o kısır döngüye hapsolurlar.

Kültürümüzdeki “Kutsal Annelik” miti, maalesef bu sınır ihlallerini eleştirmeyi imkânsız hale getiriyor. “Cennet annelerin ayakları altındadır” hadis-i şerifini, “Annenin her türlü psikolojik tahakkümü meşrudur” şeklinde yorumlamak, inancın değil, kültürel yozlaşmanın bir sonucudur. Bir anneyi sevmek ile onun travmalarının taşıyıcısı olmak arasında dağlar kadar fark vardır.

Şunu açıkça ifade etmek gerekir ki; bir çocuğun en temel hakkı, çocuk olabilmektir. Ebeveyninin dert ortağı, terapisti, hakemi veya yalnızlığının ilacı olmak çocuğun vazifesi değildir. Sevgi, boğmak demek değildir. Sevgi, o çocuğun kendi kanatlarıyla uçmasına, kendi hatalarını yapmasına, hatta gerekirse sizden uzaklaşmasına müsaade edebilmektir.

Lakin bizde anneler, çocuklarını “emeklilik projesi” veya “yalnızlık sigortası” olarak gördükleri müddetçe, bu topraklarda sağlıklı bireylerin yetişmesi ham bir hayaldir. Çocuğunuza, “Sen olmasan ben yaşayamam/ölürüm” demek, ona duyduğunuz aşkı değil, ona yüklediğiniz o korkunç sorumluluğu gösterir. Hangi çocuk, annesinin ölümü pahasına kendi hayatını kurabilir? Kuramaz. İşte o yüzden o evlilikler bitmeye, o bireyler mutsuz olmaya mahkûmdur.

Hülasa efendim; artık o kalın duvarlı kalenin kapılarını aralayıp, içerideki bu çürümeyle yüzleşmek zorundayız. Çünkü bir toplumun inşası, tuğlayla değil, sağlıklı kurulmuş aile bağlarıyla mümkündür.

Ve şimdi, o can yakıcı soruyu, soğukkanlılıkla değil, bir vicdan muhasebesi olarak soruyorum:

“Çocuğunuz gerçekten sizin evladınız, canınızdan bir parça mı? Yoksa hayatta baş edemediğiniz yalnızlığınızın, mutsuz evliliğinizin ve yaralı ruhunuzun üzerine yaslandığı bir baston mu?”

Eğer cevabınızda bir anlık bile tereddüt varsa, o bastonu kırıp atın efendim. Zira o bastonun altında, bir insanın geleceği eziliyor.