Duvar ustası ve felsefe taşı

Author: Emine Güler

Published:

Last Modified:

Ben ben miyim? Yoksa toplum tarafından öğretilmiş bilinç dışı gerçekleri kendimin mi sanıyorum? Diye kendi kendime sorarken zihnimde oluşan karakterler bir öykü oluşurdu, bende hemen yazmak istedim.

Yaşlı bir duvar ustası, çok çalıştığı işinden artık emekli olmak istediği için patronu müteahhitten izin ister. Müteahhit, iyi ve yıllardır yanında çalışan ustasının emekli olup ayrılacağını duyunca üzülür ama aynı zamanda ona hak vererek saygı gösterir. Ancak ustasından son bir iyilik yapmasını ve sonra gitmesini rica eder.

“Ustam, şu görmüş olduğun boş arsa senin son işindir. Oraya son bir ev yapmanı rica ediyorum, sonra gidebilirsin.”

Usta, mecburen istemeye istemeye bu işi yapmayı kabul eder ve bir an önce bitsin diye baştan savma bir işçilikle çalışır. Hatta kalitesiz malzemeler kullanarak umursamaz bir şekilde ilerler.

İşini bitirdiğinde patronu ona döner ve “Bu senin son eserin, eminim ki ustalık eserindir. Kendini bu mesleğe adamıştın ve işini yine en büyük titizlikle yapmışsındır” der. Sonra cebinden bir anahtar çıkarır ve ustaya uzatır:

“Bu ev senin. Benim sana giderken hoş bir sürprizim olsun istedim. Şimdiye kadar verdiğin emeklerden dolayı benden sana bir armağan.”

Usta şaşkınlıkla derin bir iç çeker. “Keşke yaptığım bu son evin kendi evim olacağını bilseydim, o zaman böyle yapar mıydım?” diye düşünerek pişmanlık duyar.

Aslına bakarsak, bu hikâyede duvar ustası bizleriz. Hayatımızda insanlara duvar örmek, çiçek bahçeleri inşa etmek ya da duvarları yıkmadan yapmak bizim elimizde. Bu metaforda yaptığımız ev, ördüğümüz her duvar, koyduğumuz her tuğla hayatımızı simgeliyor. Hayatımızı kendimiz şekillendiririz. Bugün vicdanımızla yaptığımız işler, davranışlar ve seçimler, yarınımızı—yani içinde yaşayacağımız evi—kurar. Yarını, bugünden inşa ederiz.

Eğer bir insan içinde bulunduğu toplumu aşmayı başaramıyorsa ve onun kendi güçlerinin gelişimine destek mi yoksa köstek mi olduğunu fark edecek durumda değilse, gerçek insani özüne yani kendi iç benliğine ulaşması mümkün değildir. Bizler, toplumun doğru bildiği şeylerle öyle yetiştirilmişiz ki bunları gerçek doğrular sanır olmuşuz. Ya da insanların dediklerini o kadar önemsemişiz ki kendi içimizdeki “ben” ne diyor, ben gerçekten ne istiyorum, bunu duyamaz hâle gelmişiz. Kulaklarımızı kapatmışız.

Haklı olarak, yarı uyur yarı uyanık bu hayatı tamamlamaktayız! Çünkü modern dünya bizden bunu istiyor.

Mutlu olduğumuzu ne zaman anlarız? Korkunç bir gerçektir ki mutluluğu kaybettiğimizde ya da elimizden alındığında, onun içinden geçtiğimizi fark ederiz.

İşveren işçiye iş verdiğinde, sömürü kavramı sosyal ve politik biçimde değişir. Ancak işin özüne yakından baktığımızda, kapital sahibinin (işverenin) başka insanları kendi maddi çıkarı ve kârı için kullanması olayı, eski toplumda “kölelik” olarak adlandırılırken, günümüzde sadece adı değişmiş ama özü aynı kalmıştır. Bu, insanın insanı kullanma durumudur. Ancak bu durum illa ki kırbaçlamak, aç bırakmak, eziyet çektirmek ya da zor koşullarda çalıştırmak anlamına gelmez.

Peki, önemli olan nedir?

Önemli nokta, insanın başka bir insana kendi yararı için değil, onun kazanması için çalışması kavramıdır.

Yani her işveren kendi çıkarı için başka birini kullanmaz, ancak bu anlayışa sahip olanların sayısı maalesef azdır.

Önemli olan, insanın kendisini bir amaç olmaktan çıkarıp bir araç hâline getirmemesidir. Yapılan bir iş sırasında, amaç mı yoksa araç mı olduğumuzdur!

Bazen ekonomik çıkarlar, bazen ise hiyerarşik yapılanma…

Vesselam, bu kurulmuş düzen içinde ben neredeyim? Bizler neresindeyiz?

Esen kalınız…