Demokrasi maskeli haydut

Author: Peyami Altunsuyu

Published:

Last Modified:

Demokrasi maskeli haydut! Hollywood senaristleri bile bu kadarını yazmaya cesaret edemezdi, ama Washington’daki “küresel senaristler” bir kez daha gerçekliğin sınırlarını zorladı.

Dün yaşananlar, sadece bir devlet başkanının, Venezuela lideri Nicolas Maduro’nun, Amerikan özel kuvvetleri Delta Force tarafından yaka paça alınıp bir suçlu gibi Amerika’ya kaçırılması olayı değildir. Bu, uluslararası hukukun tabutuna çakılan son ve en büyük çividir.

Gözümüzün önünde bir “devlet korsanlığı” yaşanıyor ve dünya, hipnotize edilmiş gibi bu trajediyi izliyor.

Amerika Birleşik Devletleri, yıllardır dünyaya pazarladığı o süslü “demokrasi” ambalajının içinden, kaba ve hoyrat bir sopayı bir kez daha çıkardı. Maduro’nun başına çuval geçirilip götürülmesi, aslında tüm egemen ulus devletlerin başına geçirilmiş bir çuvaldır.

Meseleyi sadece Maduro’nun kişiliği, yönetim tarzı veya hataları üzerinden okuyanlar, büyük tuzağa düşüyor. Konu Maduro’nun “iyi” veya “kötü” bir lider olması değildir. Konu, binlerce kilometre ötedeki bir devletin, kendisini “Dünyanın Başsavcısı, Hakimi ve İnfaz Memuru” ilan etme cüretidir. Hangi uluslararası yasa, Washington’daki bir yargıca, Caracas’taki bir devlet başkanını yargılama yetkisi veriyor? Hangi Birleşmiş Milletler kararı, Amerikan askerine başka bir ülkenin sarayını basıp adam kaçırma ruhsatı tanıyor?

Hiçbiri.

Bu, Roma Hukuku’ndan beri bildiğimiz “hukuk” değil; orman kanunudur. Güçlü olanın haklı olduğu, büyük balığın küçük balığı yuttuğu değil, bizzat akvaryumu parçaladığı bir düzen.

Hafızası zayıf toplumlar, bugünü “yeni” bir olay sanır. Oysa tarih, tekerrürden ibaret bir suç mahallidir. Takvim yapraklarını 1989 Aralığına, Panama’ya çevirin. O gün de “uyuşturucu kaçakçılığı” ve “demokrasi” bahanesiyle Panama’yı işgal eden ABD, Devlet Başkanı Manuel Noriega’yı aynı yöntemle, “paketleyerek” Florida’ya götürmüştü. Operasyonun adı neydi biliyor musunuz? “Just Cause” yani “Haklı Davan”. Emperyalizmin en büyük yeteneği budur: En büyük zorbalığı yaparken bile, ona vicdani ve ahlaki bir kılıf uydurmak. Dün Noriega’ya yapılan, bugün Maduro’ya yapılıyor. Yarın kime yapılacağının garantisi yok.

Sosyolojik açıdan bakıldığında, ABD’nin bu eylemleri bir “zorba devlet” (rogue state) davranışıdır. Ancak asıl incelenmesi gereken, dünyanın geri kalanının bu zorbalığa verdiği tepkisizliktir. Buna psikolojide “Öğrenilmiş Çaresizlik” diyoruz. Dünya halkları, Hollywood filmleriyle, CNN bültenleriyle, dijital algı operasyonlarıyla öylesine koşullandırıldı ki; Amerikan askerinin girdiği her yere “özgürlük”, Amerikan yargısının dokunduğu her yere “adalet” götürdüğüne inandırıldı.

Delta Force timlerinin Caracas’a inmesi, bir aksiyon filmi sahnesi gibi sunuluyor. Oysa bu, bir ülkenin namusunun çiğnenmesidir. Düşünün; bir başka ülke, diyelim ki Rusya ya da Çin, “Washington’daki yönetim insan haklarını ihlal ediyor” diyerek Beyaz Saray’a operasyon düzenlese ve Amerikan başkanını alıp götürse ne olurdu? Kıyamet kopardı değil mi? Ama fail Amerika olunca, bu eylem bir “operasyon” oluyor, bir “işgal” değil. Dil, iktidarın fahişesidir derler; işte “demokrasi götürüyoruz” yalanı, bu fahişeliğin zirvesidir.

Maduro’nun “uyuşturucu ticareti” ile suçlanması ise işin en ironik, en trajikomik yanıdır. CIA’in 1980’lerde Nikaragua’daki Kontraları finanse etmek için bizzat uyuşturucu trafiğini yönettiği belgeleriyle, “Dark Alliance” kitaplarıyla ortadayken; ABD’nin Venezuela’ya “ahlak dersi” vermesi, bir hırsızın vaaz vermesine benziyor.

Mesele ne demokrasi ne de uyuşturucudur. Mesele, yerin altındaki o siyah altındır. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olan Venezuela’nın, ABD hegemonyasına “Hayır” deme cüretini göstermesidir. Washington’un yazdığı senaryoda, “Arka Bahçe” olarak gördüğü Latin Amerika’da bağımsız bir aktöre yer yoktur. Delta Force’un o operasyonu, aslında tüm dünyaya verilmiş bir gözdağıdır: “Ya benim yörüngemde dönersin ya da seni yörüngeden silerim.”

Bu olay, “Amerikan İstisnacılığı” (American Exceptionalism) denilen o hastalıklı ruh halinin sonucudur. Onlara göre kurallar başkaları içindir; Amerika kuralların üstündedir. Onlar işgal etmez, “özgürleştirir”. Onlar adam kaçırmaz, “adalete teslim eder”. Onlar öldürmez, “etkisiz hale getirir”.

Ancak asıl tehlike, bu korsanlığın “normalleşmesidir”. Eğer bugün Maduro’nun kaçırılmasına ses çıkarılmazsa, bu “keyfilik” uluslararası ilişkilerin yeni normu olacaktır. Artık hiçbir devlet başkanı, hiçbir sınır, hiçbir egemenlik hakkı güvende değildir. Gücü yeten, gece yarısı helikopterle inip istediğini alabilecektir.

Sessiz kalan Avrupa’ya, endişeli gözlerle izleyen Asya’ya ve “bize dokunmayan yılan bin yaşasın” diyen Ortadoğu’ya kötü bir haberim var: O yılan büyüdü, ejderha oldu ve artık sadece ısırmıyor, yutuyor.

Bugün Venezuela’da yaşananlar, 21. yüzyılın “sömürgecilik” manifestosudur. Artık valiler atayarak, bayrak dikerek sömürmüyorlar. “Hukuk” adı altında liderleri kaçırarak, “demokrasi” adı altında kaos yaratarak, “insan hakları” adı altında kaynaklara çökerek sömürüyorlar.

Maduro’yu yargılayacaklarmış… Tarihin en kanlı mahkemesi olan Vietnam’ın, Irak’ın, Afganistan’ın, Libya’nın, Şili’nin faili olan bir devlet, hangi yüzle yargıç cübbesi giyebilir? Ebu Gureyb’de insan onurunu ayaklar altına alanlar, Guantanamo’da hukuku askıya alanlar, Venezuela’ya adalet getirebilir mi?

Getiremezler. Getirdikleri tek şey, Delta Force postallarıyla çiğnenmiş bir ulusal onur ve “demokrasi” maskesi ardına gizlenmiş o vahşi emperyalist iştah olacaktır.

Bu bir film değil. Ve ne yazık ki bu filmin sonunda “iyiler” kazanmıyor. Sadece en güçlü silahı olanlar, en gür sesi çıkaranlar kazanıyor. Maduro’yu götüren uçak, aslında uluslararası hukukun cenazesini taşıyor. Ve dünya, bu cenazeyi kaldırmak yerine, katili alkışlamaya devam ediyor.

Uyanın; yoksa sıradaki uçak sizin başkentinize inebilir.