Çanakkale: Ruhun Çeliği Erittiği Gün
Author: Peyami Altunsuyu
Published:
Last Modified:
Tarih, ekseriyetle kronolojik bir akışın, peş peşe dizilmiş hadiselerin yavan bir dökümü gibi algılanır.
Oysa zamanın sıradan seyrini yırtarak kendi kanunlarını dayattığı, coğrafyanın kaderle sarsılmaz biçimde düğümlendiği anlar vardır. 18 Mart 1915, yalnızca dar bir boğazın sularında cereyan eden askeri bir müdafaa değil; can çekişen bir imparatorluğun küllerinden, yepyeni ve direngen bir ulus bilincinin filizlendiği ontolojik bir eşiktir. Çanakkale, insanlık serüveninde tahakküm ile hürriyetin, çelik ile etin, kibir ile sükûnetin en ağır şekilde yüzleştiği o derin koridordur.
Bu eşsiz zaferi salt bir harp tarihi süzgecinden geçirmek, meselenin asıl felsefi boyutunu ıskalamak demektir. Yirminci yüzyılın başlarında, Sanayi Devrimi’nin şımarık çocukları olan emperyalist güçler, yenilmezliklerini mekanik üstünlüklerine dayandırmışlardı. Zırhlı gemiler, devasa toplar ve modern teçhizatlar, dönemin pozitivist kibrinin su üzerindeki tecessümüydü. Karşılarındaki gücü ise yalnızca demografik ve teknolojik bir istatistik, kolayca ezilip geçilecek bir teferruat olarak görüyorlardı. Fakat Çanakkale Boğazı’nın o serin sularında hesaplanamayan bir diyalektik devreye girdi: İnsanın, inancı ve mefkûresi uğruna kendi varlığından kendi rızasıyla vazgeçebilme kudreti. Metali eriten şey dönemin yetersiz mühimmatı değil, toprağa basan ayakların sarsılmaz kararlılığıydı. Bu yönüyle 18 Mart, makinenin ruh karşısındaki o mutlak ve kesin yenilgisinin ilanıdır.
Bir medeniyetler çatışmasının en saf halini görmek için Gelibolu’nun kanla yıkanmış yamaçlarına bakmak kâfidir. Bir yanda bütün yerküreyi kendi pazarı olarak gören, insani değerleri sömürgeci bir rasyonaliteye kurban etmiş bir zihniyet; diğer yanda ise üzerinde yaşadığı coğrafyayı salt bir kara parçası olarak değil; hafıza, namus ve istikbalin beşiği olarak gören köklü bir irfan duruyordu. Batı’nın istilacı aklı, toprağı işgal edilecek bir “hedef” olarak kodlarken; Türk askeri için o siperler, varlığın feda edileceği yüce bir “vatan” mefhumunun ta kendisiydi. İşte modernitenin soğuk hesaplarının iflas ettiği yer tam da bu mana uçurumudur. Balistik hesaplamaların ve lojistik üstünlüklerin, bir milletin var olma arzusu karşısında nasıl paramparça olduğunu o siperler bütün dünyaya haykırmıştır.
Sosyolojik düzlemde irdelediğimizde, Çanakkale Cephesi’nin modern Türk ulusunun en büyük “kurucu laboratuvarı” olduğunu görürüz. Orada, imparatorluğun dört bir yanından kopup gelmiş, ayrı dünyaların insanları aynı siperde omuz omuza can vermiştir. Darülfünun’un idealist sıralarından kalkıp gelen gencecik bir tıp talebesi ile Anadolu’nun kavrulmuş bozkırından yola düşen isimsiz bir çobanın kanı, aynı toprağa karışarak yeni bir aidiyetin harcını karmıştır. Bu muazzam trajedi, yorgun düşmüş bir tebaadan, ortak acılar ve hedefler etrafında kenetlenmiş bir “millet” yaratmıştır. Çanakkale, bireysel benliklerin eriyip, kolektif bir bilincin çelikleştiği devasa bir sosyolojik fırındır. Cumhuriyet’in temelleri, meclis duvarlarından çok önce o yamaçlarda çoktan atılmıştır.
Öte yandan, bu görkemli direnişin yankıları asla Ege ve Marmara ile sınırlı kalmamıştır; Gelibolu’nun sarsıntısı evrenseldir. Batı’nın “yenilmez armada” efsanesi sulara gömüldüğünde, yeryüzünün sömürgeleştirilmiş tüm bölgelerinde zihinleri esir alan prangalar da çatlamaya başlamıştır. Hint alt kıtasından Kuzey Afrika’ya kadar tahakküm altında ezilen halklar için bu zafer, dirilişin mümkün olduğuna dair sarsıcı bir işaret fişeği olmuştur. Çanakkale; Birinci Dünya Savaşı’nın seyrini değiştirmiş, imparatorlukların çöküşünü hızlandırarak küresel dengelerin baştan yazılmasına sebebiyet vermiştir. Dolayısıyla bu dar yarımada, o devirde dünya tarihinin ekseninin kaydığı asıl merkez üssüdür.
Bugünden dönüp o mahşer yerine baktığımızda, kahramanlığı sadece hamasi bir nutka indirgemenin, o büyük fedakarlığa yapılabilecek en ağır haksızlık olduğunu idrak etmeliyiz. Cephedeki askerlerin yüzleştiği şey, edebi bir destan yazma arzusu değil, ölümün o sağır edici ve kesif gerçeğiydi. Ancak onlar, bir adım sonrasının mutlak yok oluş olduğunu bilmelerine rağmen, kendilerinden sonraki kuşakların nefes alabilmesi için o adımı karanlığın içine gözlerini kırpmadan atmışlardır. Bu eylem, insanın kendi fâniliğini aşarak sonsuzluğa karışmasının felsefi zirvesidir.
Peki, aradan geçen bir asrı aşkın zamanın ardından, 18 Mart şuuru bugünün dünyasında nereye konumlanmaktadır? Tarihi anmak, sadece belirli tarihlerde saygı duruşunda bulunup ağıtlar yakmak demek değildir. Gerçek anma, o eşsiz ruhu çağın kodlarıyla yeniden üretebilmekle mümkündür. Bugünün Çanakkale’si; topla tüfekle değil; bilimle, felsefeyle, teknolojiyle, sanatla ve yüksek bir ahlaki duruşla savunulmaktadır. Eğer o gün toprağa düşenlerin hakkını vermek niyetindeysek, sığ çekişmelerin ötesine geçip, küresel ölçekte söz söyleyebilen, üreten ve sorgulayan bir toplum inşa etmek mecburiyetindeyiz. Omuzlarımıza bırakılan asıl ağır miras budur.
Bugün Gelibolu’da rüzgârın fısıltısına, çalılıkların sessizliğine ve denizin o aldatıcı dinginliğine kulak verdiğinizde, geçmişin o devasa gürültüsünün çok derinlerde bir yerlerde hâlâ uğuldadığını hissedersiniz. Oradaki sessizlik, yeryüzündeki en yüklü, en vakur sükûnettir. Çünkü o topraklar sıradan bir coğrafya parçası olmaktan çıkmış; bir ulusun onurunun, hürriyet aşkının ve dirayetinin anıtlaşmış hâline dönüşmüştür. Boğazın karanlık sularına ve Gelibolu’nun sarp kayalıklarına kazınan o hürriyet iradesi, kıyamete dek bu topraklarda nöbet tutmaya devam edecektir.
Bu vesileyle; o karanlık ufku delen sarsılmaz iradenin, Anafartalar’da bir milletin kaderini baştan yazan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün aziz hatırası önünde derin bir minnetle eğiliyoruz. Kanlarıyla bu vatanı var kılan tüm şehitlerimizi ve omuzlarında koca bir tarihin gururunu taşıyan kahraman gazilerimizi rahmet, şükran ve sarsılmaz bir vakarla anıyoruz. Ruhları şad olsun.