Bir gün hepimiz ‘cehalet perdesinin’ arkasında olsak…
Author: Hasan Yıldırım
Published:
Last Modified:
Bazen memlekette olup bitenleri izlerken insanın aklına şu soru geliyor: “Adalet dediğimiz şey gerçekten kimin için?”
İşte tam bu noktada, yıllar önce A Theory of Justice kitabını yazan John Rawls devreye giriyor.
Rawls öyle karmaşık laflar eden bir filozof değil aslında. Diyor ki: Gelin bir oyun oynayalım. Bir ülkenin kurallarını en baştan yazacağız ama doğduğumuz aileyi, gelir durumumuzu, inancımızı, hatta sağlıklı mı engelli mi olacağımızı bilmiyoruz. Yani hayata nereden başlayacağımız tamamen karanlık. İşte bu “cehalet perdesi”nin arkasındayken nasıl bir sistem isterdik?
Muhtemelen şunu derdik:
“Temel haklarım garanti olsun.”
“Mahkemeye düştüğümde adil yargılanayım.”
“Çocuğum iyi bir eğitime ulaşabilsin.”
“Yarın işsiz kalırsam tamamen sahipsiz kalmayayım.”
Kimse “Ben güçlü olacağım, o yüzden sistem güçlüden yana olsun” demez. Çünkü güçlü doğacağımızın garantisi yok.
Türkiye Aynasında Rawls
Bugün Türkiye’de en çok konuştuğumuz konulara bakın: ekonomi, hayat pahalılığı, fırsat eşitliği, torpil tartışmaları, liyakat meselesi… Aslında hepsinin kalbinde adalet duygusu var.
Ekonomi büyüyebilir. Yatırımlar artabilir. Ama vatandaşın içindeki “Bu düzen bana da adil mi?” sorusu cevapsız kalıyorsa, bir yerde eksik var demektir. Rawls’un “fark ilkesi” dediği şey tam burada devreye giriyor: Eşitsizlik olabilir ama en alttakinin durumunu iyileştiriyorsa.
Yani mesele herkesin eşit maaş alması değil; en zor durumdakinin ezilmemesi. Sosyal destekler gerçekten ihtiyacı olana ulaşıyor mu? Eğitimde kalite sadece belli semtlerin ayrıcalığı mı? Genç bir insan sınava girdiğinde gerçekten emeğiyle bir yere gelebileceğine inanıyor mu?
Bunlar ideolojik sorular değil. Bunlar vicdani sorular.
Dozunda Bir Gerçeklik
Elbette devlet yönetmek masa başında teori yazmak kadar kolay değil. Güvenlik, büyüme, yatırım, dış politika… Hepsi aynı anda düşünülmek zorunda. Türkiye gibi dinamik bir ülkede denge kurmak zaten başlı başına zor bir iş.
Ama şunu da kabul etmek lazım: Toplumu ayakta tutan şey sadece asfalt, bina ya da rakam değildir. Asıl harç adalet duygusudur. İnsan “Hakkım yenmez” diye inanıyorsa sabreder. “Bir gün bana da sıra gelir” diye umut ediyorsa çalışır.
Rawls’un en kıymetli tarafı da burada: Adaleti bir duyguya değil, kurallara bağlaması. Kişilere değil, kurumlara yaslaması. Çünkü insanlar değişir; ama sağlam kurallar kalır.
Küçük Bir Soru
Belki de hepimizin kendine sorması gereken soru şu:
“Yarın en dezavantajlı kesimde doğacak olsam, bugünkü sistemi yine savunur muydum?”
Eğer cevabımız “Evet, yine de yaşanır bir düzen” ise doğru yoldayız demektir. Ama içimizde bir tereddüt varsa, konuşmaya devam etmemiz gerekir.
Adalet büyük laflarla değil, küçük ama sağlam adımlarla kurulur. Ve belki de en önemlisi, kim iktidarda olursa olsun aynı adalet talebini sürdürebilmektir.
Çünkü mesele, yarın kimin en zayıf olacağı bilinmeyen bir toplumda, hepimizin güvende hissedip hissetmeyeceğidir.