Barışın kapısını aralamak: Kürt açılımı üzerine

Author: Mihail Goragor

Published:

Last Modified:

Türkiye’nin yakın tarihi, acılarla dolu. Bu topraklarda yaşayan herkesin hafızasında, kendi köşesinden bir yara izi var. Kimimiz sevdiklerimizi çatışmalarda kaybettik, kimimiz yıllarca süren bir suskunluğun içinde büyüdük.

Bir yanda faili meçhuller, göç ettirilen köyler, yasaklı diller; öte yanda patlayan bombalar, cenazeler, yürek yangınları… Herkesin hikâyesi ayrı, ama acının dili aynıydı. Ve işte bugün, yeniden bir kapı aralanıyor: Kürt açılımı. Bu adımı önemsiyorum, çünkü başka bir geleceğin mümkün olduğunu hatırlatıyor. Kürt meselesi, Osmanlı’nın son döneminden itibaren varlığını hissettiren; Cumhuriyet’in modernleşme hamleleriyle birlikte daha görünür hale gelen bir mesele.

Cumhuriyetin ilk yıllarında homojen bir ulus yaratma hedefiyle alınan sert tedbirler, farklı kimliklerin bastırılmasına yol açtı. Bu bastırma, sorunları çözmedi; tam tersine biriktirdi. 1980’lerde başlayan silahlı çatışma dönemi ise meselenin boyutunu bambaşka bir noktaya taşıdı. Binlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarca insan göç etmek zorunda kaldı. Bu süreç, sadece doğuda değil, batıda da derin yaralar açtı. Yalnızca Kürtler değil, Türkler de travmalar yaşadı. Asker cenazeleriyle sarsılan aileler, bir daha asla eskisi gibi olamayan kasabalar, kardeşin kardeşe yabancılaştığı mahalleler… İşte bu yüzden, bugün atılan her barış adımı yalnızca bir siyasi girişim değil; ortak bir vicdan sınavıdır.

Kürt açılımı dendiğinde çoğu kişinin aklına “politik reformlar” geliyor: Anadilde eğitim, kültürel haklar, yeni anayasal düzenlemeler… Bunların hepsi elbette önemli. Ama mesele bundan daha derin: Birbirimizi yeniden tanımak. Bu ülkenin çocukları birbirine yabancı büyüdü. Kürt çocuklar, televizyonda kendi dillerini duymadılar; Türk çocuklar, Kürtlerin yaşadığı acıları bilmeden büyüdüler. Bizi ayıran şey, kimliğimizden çok, birbirimize dair bilgisizliğimiz oldu. Açılım, tam da bu bilgisizliği aşma fırsatıdır. Kürt açılımına karşı çıkanların en çok dile getirdiği endişe, “ülkenin bölünmesi”dir. Bu kaygıyı küçümsememek gerek; çünkü uzun yıllar süren terör olayları, halkın hafızasında derin izler bıraktı. Ancak şu soruyu sormalıyız: Kimliğin tanınması, ülkeyi böler mi yoksa birleştirir mi?

Tarih bize gösteriyor ki kimliğin inkarı, ayrışmayı körüklüyor. Hakların tanınması ise tam tersine aidiyeti güçlendiriyor. Kürtler, kendi dillerini konuşabildiklerinde; kendi kültürlerini özgürce yaşadıklarında ülkenin bir parçası olmaktan vazgeçmiyorlar. Tam tersine, bu ülkeyi daha çok sahipleniyorlar. Barış, sadece silahların susması değildir; kalplerin de yumuşaması gerekir. Bu yüzden barış süreçleri uzun, zahmetli ve sancılıdır. İnsanların birbirine güvenmesi zaman alır. Kimi zaman bir tek kelime, bir tek jest, bir tek özür bile yılların duvarlarını yıkmaya yeter. Ama o özrü dilemek bile cesaret ister. Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şey, tam da bu cesaret. Devletin, “geçmişte hatalar yaptık” diyebilme cesareti… Halkın, “artık yeter” diyebilme cesareti… Medyanın, önyargıları körüklemek yerine empatiyi büyütme cesareti…

Bu açılım, bize yeni bir hikâye yazma fırsatı veriyor. Bugüne kadar hep acı hikâyeler yazdık: Patlayan bombalar, yas tutan analar, sessiz cenaze törenleri… Peki ya şimdi? Belki de barışın hikâyesini yazma zamanı geldi.

Hayal edin: Bir Kürt çocuğu, okulda kendi dilinde masal dinleyebiliyor. Bir Türk çocuğu, arkadaşının hikâyesini duyunca onu daha iyi anlıyor. Bir baba, çocuğunu askere gönderirken tedirgin olmuyor; bir anne, “Bir gün oğlum geri döner mi?” korkusuyla yaşamıyor. Bu hikâye ütopik değil. Bu, cesur kararlarla gerçeğe dönüşebilir. Elbette açılım sürecinin riskleri var. Provokasyonlar olabilir, şiddet yeniden tırmanabilir, siyasetçiler bu süreci kendi çıkarları için kullanabilir. Ama risklerden korkup hiçbir şey yapmamak, en büyük hatadır. Çünkü mevcut durumun devamı, zaten en büyük risktir. Sorumluluk, sadece hükümetin değil; muhalefetin, sivil toplumun, medyanın, hatta sıradan vatandaşların omuzlarında. Barışı sahiplenmezsek, kim sahiplenir?

Barış cesaret ister; çünkü barışmak, en zor olanı seçmektir. Ama aynı zamanda umut ister; çünkü umut olmadan kimse yola çıkmaz. Bugün Kürt açılımını desteklemek, yalnızca Kürtlerin değil; Türklerin, Arapların, bu topraklarda yaşayan herkesin geleceğini desteklemektir. Çünkü barış, tek taraflı kazanılan bir şey değildir. Barış, birlikte kurulur. Ve birlikte kurulan her şey, daha uzun ömürlü olur. Türkiye’nin önünde tarihi bir fırsat var. Bu fırsat, geçmişin yükünü geride bırakıp yeni bir sayfa açma fırsatı. Bu sayfa nasıl yazılacak, bizim elimizde. Ya aynı acıları tekrar edeceğiz, ya da cesur olup yeni bir gelecek inşa edeceğiz.

Ben, barıştan yana oyumu çoktan verdim. Çünkü çocuklarımızın yarınları, bizim bugünkü cesaretimiz kadar parlak olacak. Ve belki bir gün, “Kürt açılımı” dendiğinde kimse bir siyasi proje hatırlamayacak; sadece insanların birbirine yeniden kardeş demesini sağlayan o büyük barış hikâyesini hatırlayacak.