Altın varaklı çürüme
Author: Peyami Altunsuyu
Published:
Last Modified:
Bir toplumun nasıl öldüğünü görmek istiyorsanız, borsa endekslerine ya da döviz kurlarına bakmayın. O toplumun “vitrinine” bakın. Vitrinde kimler var? İtibarı kimler görüyor? Gençler kime benzemek istiyor?
Bugün Türkiye’nin vitrininde, yüzüne dolarlar yapıştırıp saçına bukleler yaptıran, kaynağı belirsiz servetlerini “enerci” diyerek pazarlayan, şatafatlı masalarda altın tozlu kahveler içen; ancak kurdukları iki cümleden birinde Türkçe katliamı yapan garip bir güruh var.
Karşımızdaki tablo, basit bir görgüsüzlük ya da zevksizlik meselesi değildir. Bu, Türkiye’nin yaşadığı derin sosyolojik depremin, yani “lümpenleşmenin” zafer ilanıdır.
Sosyolojide “burjuvazi”, sadece parası olan sınıf demek değildir. Burjuvazi, aynı zamanda bir kültürün, bir sanat zevkinin, bir yaşam adabının ve hepsinden önemlisi bir “üretim ahlakının” taşıyıcısıdır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, hatta yakın geçmişe kadar zenginlik; eğitimle, üretimle, sanayiyle, ticaretle ve nesiller süren bir birikimle gelirdi. Zengin adam, operaya giderdi, resim koleksiyonu yapardı, çocuklarını iyi okullarda okuturdu. Paranın bir “ağırlığı” vardı.
Bugün ise Türkiye’de paranın ağırlığı yok, sadece “gürültüsü” var.
Siyasal İslam’ın ve neoliberal vahşetin kırma bir çocuğu olarak doğan bu “Yeni Seçkinler”, üretimden değil, “transferden” besleniyor. İhaleden, imar rantından, kara para aklama mekanizmalarından, sanal bahisten ya da güzellik merkezi adı altında kurulan “nakit çamaşırhanelerinden” gelen bu para, emeğin değil, hile ve kurnazlığın ürünüdür.
İşte tam bu noktada, ekonomik krizden çok daha tehlikeli, çok daha yakıcı bir “ahlaki kriz” ile karşı karşıyayız.
Bu yeni sınıfın estetiği, “kitsch” kavramının vücut bulmuş hâlidir. Her şeyin en büyüğü, en parlağı, en abartılısı… Altın varaklı koltuklar, devasa logolu kıyafetler, lüks arabaların direksiyonunda çekilen tespihli videolar… Bu estetik yoksunluğu, aslında derin bir aşağılık kompleksinin dışavurumudur. Kültürel sermayesi olmayan, yani okumayan, izlemeyen, düşünmeyen bir zihniyet; bu boşluğu “satın alınabilir” nesnelerle doldurmaya çalışıyor. Ne kadar çok para harcarsa, o kadar “değerli” olacağını sanıyor.
Ancak asıl trajedi, bu lümpenliğin topluma “ideal yaşam” olarak dayatılmasıdır.
Sabahın köründe kalkıp metrobüsle işe giden, asgari ücretle ay sonunu getirmeye çalışan, dirsek çürütüp üniversite bitiren ama atanamayan genç; sosyal medyayı açtığında ne görüyor? Hiçbir vasfı olmayan, hiçbir okul bitirmemiş, hiçbir somut üretim yapmamış insanların lüks içinde yüzdüğünü görüyor. Ve o genç, kendi kendine şu tehlikeli soruyu soruyor: “Acaba ben enayi miyim?”
İşte bir toplumu bitiren an, o andır. Çalışmanın “enayilik”, okumanın “zaman kaybı”, dürüstlüğün “beceriksizlik” sayıldığı; buna karşın kısa yoldan köşeyi dönmenin, vergi kaçırmanın, kara para aklamanın, insanları dolandırmanın “iş bilirlik” ve “zekâ” olarak alkışlandığı bir düzen…
Bu düzenin kahramanları (!), eskiden bilim insanlarıydı, yazarlardı, sanatçılardı. Şimdi ise “Polatgil” türevleri, elinde silahla poz veren mafya özentileri.
Devletin bu tablodaki rolü ise “seyirci” kalmaktan öte, bu çürümeyi besleyen bir “hamilik”tir. Son çıkan infaz düzenlemelerine, o örtülü aflara bakın. Cezaevlerinden kimler salındı? Gaspçılar, uyuşturucu satıcıları, dolandırıcılar, mafya tetikçileri… Sokaklar, belinde silahla gezen, trafikte yol vermedin diye insan öldüren, “Benim arkam sağlam” diyen lümpen suç makinelerine terk edildi.
Devlet, sanki topluma şunu fısıldıyor: “Eğer gücün varsa, paran varsa, arkanda bir dayın varsa; suç işleme özgürlüğün de vardır. Ben sadece güçsüzü, garibanı, tweet atanı, itiraz edeni ezerim.”
Bu durum, estetik yoksunluğunun şiddetle buluşmasıdır. Çünkü estetik, sadece göze hoş görünmek değildir; estetik aynı zamanda “etik”tir. Güzel olan, doğru olandır. Çirkinleşen mimari, çirkinleşen müzik, çirkinleşen üslup; sonunda çirkinleşen insanı ve çirkinleşen adaleti doğurur.
Şehirlerimize bakın; o TOKİ bloklarına, o ruhsuz AVM’lere… Bu beton yığınları, içinde yaşayan insanların ruhunu da betonlaştırıyor. İnsanlar, o estetikten yoksun binalarda, estetikten yoksun dizileri izleyerek, estetikten yoksun hayaller kuruyorlar.
Bu “kültürel çölleşme”, siyasi iktidarın bilinçli bir tercihidir. Çünkü kültürü, sanatı, estetiği olan insan “sorgular”. Neden bu çirkinliğe mahkûm olduğunu sorar. Ama lümpenleşmiş kitle sormaz. O, sadece daha fazla tüketmek, o vitrindeki hayata bir an önce ulaşmak ister. Ulaşamazsa da o hayata ulaşanlara öfke değil, hayranlık duyar.
Cumhuriyet, “kimsesizlerin kimsesi” olma iddiasıyla kurulmuştu. Aynı zamanda köylüyü efendi yapma, Anadolu’yu aydınlatma, bir medeniyet hamlesiydi. Köy Enstitüleri’nde Mozart dinleyen, dünya klasiklerini okuyan çocuklar yetiştirmekti hedef. Bugün geldiğimiz nokta ise; lüks arabasından inerken yere tüküren, kadına şiddeti “erkeklik” sanan, parayı bulunca ilk iş olarak karakterini değiştiren bir “sonradan görmeler cumhuriyeti”dir.
Ekonomi düzelir. Faiz artar, enflasyon düşer, bir şekilde o çarklar döner. Yıkılan binalar yeniden yapılır. Ama yıkılan ahlak? Kaybolan utanma duygusu? “Hırsız ama çalışıyor” ya da “Çalıyor ama yapıyor” diyerek normalleştirilen o korkunç kabulleniş? Bunu onarmak nesiller sürer.
Oscar Wilde, “Her şeyin fiyatını bilen ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen insanlar”dan bahseder. Türkiye, tam da böyle bir “Değersizler Panayırı”na dönüştü. Fiyat etiketleri her gün değişiyor, artıyor. Ama insanlığımızın, kültürümüzün, vicdanımızın değeri her gün biraz daha düşüyor.
O altın varaklı koltukların, o şatafatlı hayatların arkasında büyük bir çürüme, koca bir boşluk var. Ve korkarım ki, o boşluk hepimizi içine çekip yutacak. Çünkü bir toplum, parası bittiğinde değil; “utanması” bittiğinde iflas eder.