Aldatmak ve aldatılmak üzerine

Author: Seyyah Kelebek

Published:

Last Modified:

Herkese merhaba sevgili yol arkadaşlarım! Bugün size ilişkilerdeki temel sorunlardan olan aldatmak ve aldatılmak, değersizlik kavramları ve nedenlerinden bahsedeceğim.

Kendimize şunu sormalıyız aslında, insan neden niye aldatır?. Eskimiş toplumlarda tarihten bu yana süregelen aldatma ve aldatılma psikolojisi ve değersizlik üzerine birkaç kelam etmek isterim…

Öncelikle insan sosyal bir varlıktır. Hatta Freud’un dediği gibi düşünen bir hayvandır.. Duygularımızı arzularımız ve isteklerimiz, tapular formal ve informal olmayan kurallar çerçevesinde şekillenir. Ne olursa olsun, şartlar neyi gerektirirse gerektirsin insan, yalnız yaşayamaz. Yalnızlık Allah’a mahsustur.. O yüzdendir ki; insan en çok yalnız kaldığında aldatır. Yalnızlık ille de etrafında çok kişi olmaması değildir. İnsanoğlu sahte kalabalıklar içinde de yalnız kalabilir. Yada yan yana olduğun bir eş, sevgili ya da flört yanında ama kalbi aklı çok uzaklardadır..

Tarih öncesinden beri aldatma ve aldatılma konusu bir çok efsane, masal, oyun tiyatro vs gibi alanlara konu olmuş ve yüzyıllar boyu belki de bu durum traji komik şekilde ele alınmıştır.

İnsan ilgi ve sevgi eksikliğinden ve en çok da değer görmemekten aldatır. Çünkü insan başta da dediğimiz gibi sosyal bir varlıktır. Ve bu varlık; değer görmek, takdir edilmek, arada da olsa egosunun okşanmasını ister. Bunları göremeyince de ona bunları veren başka kişilere yönelir. Çocukluğunda başı okşanmamış,; hiç sevilmemiş kız çocuğu için dışarıdan gelen yoğun sevgi ve ilgi yapmacık gelir. Çünkü hayatı boyunca baba ve annesinden mesafeli bir sevgi dili gördüğü için sadece bu sevgi dili olan insanlara meyil eder, hoşlanır.. İleride ise tam tersi sevgi dolu coşkulu biriyle beraber olduğunda; bu sevgi dili arayışı devam eder ve aldatır..

Bir hocam şunu demişti: ‘Küçükken öz bakım becerilerini birkaç kişiden karşılayan çocuk erkek yada kız fark etmez. (Buradan kasıt anne baba dışında anneanne teyze hala dede vs .gibi) ileride bir kişinin ilgi ve alakası yetmeyecek diye düşünerek birden fazla kişiye meyil edebilir .İlişki yaşayabilir. Çünkü ona göre değer verilme ,onay duygusu ve takdir edilme, sevilme gibi duyguları birkaç kişiden aldığı zaman yeterli olacaktır. Bu yüzden çocukluk travmaları ve aile ilişkilerimiz, bizim bugünkü ilişkilerimizi bakış açılarımızı etkiler ve şekillendirir.

Küçükken görmediğimiz değer, takdir edilme ve onay duygusunun eksikliği büyünce bize hep bir duygusal açlık olarak geri döner. Bu da ilişkilerimiz de yanlışlar yapmamıza sebep olur.. Her şeyi de, aileye yada travmalara yüklemek de yanlıştır. Seçimlerimiz hayatımızı belirler. ‘Her seçim bir vazgeçimdir’ demişti bir hocam. Vazgeçtiklerimizle ve seçtiklerimizle bizi biz yapan şey budur aslında .Bu durum bizim kendimize verdiğimiz öz değer ve öz saygıdır.

Allah irade vermiş. İnsan o yüzden düşünen ve sorgulayan bir varlıktır.. Aldatmak ve aldatılmak her iki kavram da zor süreçlerdir. Ama hiçbir şey tek taraflı değildir .Aldatan her ne kadar değersizlik yada travmalar, aile ilişkileri yüzünden aldatsa da herkes kendi farkındalığını yaşamalı ve kendine şu soruları sormalı:

1.Ben gerçekten ne yapıyorum?
2.Acaba ben ona değerli hissettirmedim mi?
3.Gerçekten sevgimi gösterebildim mi?
4.Onun önceliklerini ve isteklerini önemsedim mi ya da onu hissettirdim mi?
5.Ufakta olsa arada jestler yapabildim mi?
6.Sosyal çevrem – ailem ve hayatımdaki insan arasında denge kurabildim mi?
7.En önemlisi onu dinleyebildim mi, anlayabildim mi, empati kurabildim mi?

Bu sorular uzar gider. Aslında ilişkinin içinde olan iki tarafta bu soruları kendine sormalı ve farkındalık oluşturmalıdır.

Önceden alınan tedbirler hayat kurtarır.. Aynı hasta olmak üzere olan bir insanın, tedbir alarak dikkat etmesi gibi..

Son olarak hayatta hiçbir şey tek taraflı değildir. İnsan önce aynasına bakmalıdır. Kendini eleştirmeli, gerekirse geliştirmeli, nerde yanlış yapıyor sorgulamalıdır. En önemlisi kendine değer vermelidir. Ona göre önlemler almalı ki; vicdanen hayatı boyunca kaldıramayacağı hatalar yapmak zorunda kalmamalıdır… Çünkü bir hocam şöyle demişti:’ en büyük hapishane vicdandır.’

Sözlerime son verirken size güzel bir hikaye bırakıyorum size gene de umut olsun. sevgiyle kalın yol arkadaşlarım.

Bir gün bir genç kız nişanlısına bir hediye almak istedi.
Genç kızın bütün parası bir avuç bozukluktan ibaretti. Bu kadarını da bakkaldan, kasaptan, manavdan yaptığı alışverişler esnasında zor bela bir kenara atabilmişti. Parasını bir kere daha saydı, bir kere daha, bir kere daha… Ertesi gün yılbaşı idi. Bu yüzden, genç kız için yatağına atılıp ağlamaktan başka yapılacak iş yoktu.

Ağlamasını keserek elindeki mendil ile gözlerini sildi. Pencereye yaklaşarak, parmaklık üzerinde dolaşan gri kediye mahzun mahzun baktı. Zihni hep meşguldü. Elindeki bu azıcık parayla yılbaşı için nişanlısına ne gibi bir hediye alabilirdi ki? Halbuki ona kıymetli bir hediye almak hayaliyle ne mutlu saatler geçirmişti.

Sonra, birdenbire pencerenin önünden ayrılarak aynanın karşısında durdu. Gözleri parlıyordu, fakat birden yüzündeki renk uçtu. Uzun saçlarını hızla çözerek, beline kadar salıverdi. Saçları gerçekten çok güzeldi. Zaten hayatta imrenebilecek başka da birşeyi olmadığını düşünüyordu.

Bir süre aynanın karşısında saçlarını seyreden genç kız, gözleri pırıl pırıl yanarak kapıyı açtı ve koşa koşa merdivenlerden inerek sokağa fırladı.

Takma saç yapan bayan kuaförünün önünde durdu. Birdenbire kendini içerde buldu. Kadına:

Saçlarımı satın almak ister misiniz? diye sordu.

Şapkanızı çıkarın da bir bakayım.

Kuaför saçları elleriyle yokladıktan sonra:

“Yirmi dolar eder” dedi.

Çabuk parayı verin, kabul ediyorum.

Genç kız, nişanlısına uygun, aynı zamanda hesaplı bir hediye buluncaya kadar birçok mağaza dolaştı. Sonunda dükkanın birinde ona lâyık hediyeyi bulabildi. Bu, gayet zarif şekilde işlenmiş gümüş bir saat zinciri idi.

Genç kızın nişanlısı da fakir biriydi. Fakir gencin hayatta sahip olduğu tek kıymetli şey, dedesinden kalma eski bir saatti. Ama onun da zinciri uzun zaman önce koptuğu için, saat her zaman cebinde dururdu.

Genç kız eve döndüğünde bir an için aptallık yaptığını düşündü. Ya nişanlısı yaptığını beğenmez, onu bu haliyle çirkin bulursa?

Saat yedide her şey hazırdı. Yemek de ocağın üstünde ısınmaktaydı. Nişanlısı hiç geç kalmazdı. Nitekim uzaktan ayak sesleri duyuldu. Zavallı kızın rengi bembeyaz olmuştu.

Allah’ım! Yusuf beni bu halimle de güzel bulsun diye dua etmekteydi.

Kapı açıldı. Nişanlısı içeri girdi. Zayıf fakat gösterişli bir erkekti Yusuf. Zavallı çocuk henüz yirmi iki yaşında olmasına rağmen geçinme derdi bütün ağırlığıyla omuzlarına çökmüştü. Yeni bir paltoya ihtiyacı vardı. Eldivenleri de yoktu… Eşikte durmuş, hayretten fal taşı gibi açılmış gözlerle nişanlısına bakıyordu.

Genç kız endişe ile:

“Bana öyle kötü bakma” diye bağırdı. “Saçlarımı kestirtim, onları sattım, çünkü yılbaşı için sana bir hediye almak istiyordum. Fakat üzülme, saçlarım o kadar çabuk uzuyor ki. Hem bir görsen, sana ne güzel bir hediye aldım”.

Delikanlı yutkunarak:

“Saçlarını mı kestirttin?” diye tekrarladı.

“Evet, kestirttim ve sattım. Sana hediye almak için”

Gözleri buğulanan delikanlı, cebinden bir paket çıkardı.

“Saçını kestirmenin veya başka bir şeyin sana olan sevgimi azaltacağını düşünme” dedi. “Ama şu paketi açınca niye bu kadar şaşkına döndüğümü anlayacaksın.”

Beyaz parmaklar heyecanla paketin ipini çözdü. Paket açıldığı zaman ilk sevinç feryadı az sonra ümitsiz gözyaşlarına döndü. Çünkü pakette, harikulâde bir fildişi saç tarağı vardı. Genç kız, bunu bir mağazanın vitrininde uzun zamandan beri seyretmiş ve hep böyle bir tarağı olsun istemişti. Şimdi, tarağı göğsünün üzerinde sıkarak şaşkın ve zavallı bir halde şu sözleri tekrarlıyordu:

“Merak etme, saçlarım o kadar çabuk uzar ki…”

Sonra, birden sıçradı. Aldığı hediyeyi masanın üzerinden alıp heyecanla nişanlısına uzattı.

“Ne güzel değil mi? Saatini çıkar da bak. Bu zincir ona ne güzel yakışacak.”

Delikanlı ümitsizlikle cevap verdi:

“Sevgilim, şimdilik bunu bir kenara bırakalım. Çünkü sana bu tarağı alabilmek için saatimi sattım.”